10 Haziran 2006

Musaceae, yani kısaca Muz

Ağaç


Muzları bahçede hazır buldum. Değişik yaprak şekilleriyle kuyunun başına adeta tropik bir hava katmışlardı. Sonra kış geldi, yapraklar sarardı ve içimden bunca pisliği kökünden söküp atmak geldi. Yapraklarını temizlemek için kesmeye başladım, her tarafım sırılsıklam oldu. Ve muzlar o andan itibaren beni şaşırtmayı sürdürüyor.
Bir kere içleri gerçekten su dolu. Susuz kalındığında kesilecek bir yaprak insanı ölümden döndürebilir.
Çoğalma süratleri de inanılmaz. Hep de dairesel bir çoğalma şekli sergiliyorlar. Büyük bir muzun etrafında halkalanmış küçük muz ağaççıkları. Çünkü gerçekten en ufak halleriyle bile büyük muz ağaçlarının bire bir kopyaları.
Çiçek açma şeklini de uzun bir zaman anlayamadım. Önce yukardaki resimde görüldüğü gibi bir kese uzatıyor. Sonra onlar yukardan başlayarak kat kat açılıyor. Her katta... Tarifi zor, en iyisi resimlere bakmak.














Bu ele balmumundan bir şey gibi gelen çiçekler sonra nasıl bildiğimiz şu hevenklere dönüşüyor, gerçek bir muamma.


Muz kabuklarının güller için mükemmel besin kaynakları (fosfor) olduğunu duymuştum ama muz yapraklarının çok daha başka bir özelliğini keşfettim. Kuruyan yaprakları ot çıkmasını istemediğim yerlere yayıyorum. Gazete, hatta pamuklu kumaşları delip geçen otlar muz yapraklarını asla aşamıyor. Meyve veren ağacı kökünden kesmek gerektiğinden o gövdeleri de sebze 'bahçesi'nin yatak kenarlarına yatırıveriyorum. Bence toprağı organik beslemenin mükemmel yollarından biri. Yalnız ne kadar ufak olursa olsun kökleri mutlaka temizlemek gerekiyor. Yok orada da muz çıksın isteniyorsa, o başka... Göz açıp kapayana kadar yavrular baş veriveriyor.
Muz hevenkleri bilindiği gibi yeşilken toplanıyor. Onları sarartmanın pratik yollarından biri: Yeşil muzları hevenk halinde siyah bir naylon torbaya geçiriyor, içine de bir-iki elma atıyorsunuz. Elmadaki aslında kendini korumak için (allelophatie) ürettiği toksit maddelerden biri muzları kolayca sarartıyor.

1. ANAVATANI, YAYILIŞI, DÜNYA VE TÜRKİYE’DE ÜRETİMİ
Muz, Güneydoğu Asya’dan çıkmıştır. Anavatanı Güney Çin, Hindistan ve Hindistan ile Avustralya arasında kalan adalardır. Muzu ilk kültüre alanların balıkçılar olduğu sanılmaktadır. Balıkçılar ağ yapmak için muzun yapraklarından yararlanmışlar ve bu şekilde tarımı başlamıştır. Muzla ilgili ilk eser M.Ö. 600-500 yıllarına aittir ve Hindistan’da bulunmuştur. Muz bitkisi ülkemize ilk defa 1750 yıllarında Mısır’la ilgisi olan zengin bir aile tarafından süs bitkisi olarak, Mısır’dan Alanya’ya getirilmiştir. O yıllarda daha çok süs bitkisi olarak yetiştirilen Muzun meyve verdiğinin görülmesi üzerine, 1930'lu yıllardan sonra meyvesi için ticari amaçla yetiştirilmeye başlanmıştır. Bugün ülkemizde sadece Anamur, Bozyazı, Gazipaşa ve Alanya ilçeleri ile
çevresinde Musa Cavendish dediğimiz bodur muz üretimi yapılmaktadır.

Dünya Üretimi : Dünyadaki muz üretimi en fazla Asya kıtası ülkelerinde yapılmakta, bu kıtayı sırasıyla Güney Amerika, Orta Kuzey Amerika, Afrika, Okyanusya ve Avrupa Ülkeleri izlemektedir. Dünya muz üretimi 1975 yılı istatistiklerine göre 37 milyon tondu
r. Ekiliş alanı ise 29.150.000 dekardır.

Türkiye Üretimi ve Tüketimi: Muz ülkemizde Anamur, Bozyazı, Alanya, Gazipaşa ve çevresinde, Toros dağlarının koruduğu mikroklimalarda, çok sınırlı alanlarda yetiştirilmektedir. Bu nedenle üretim miktarı azdır. 1994 de 12.000 dekar alanda 30.000 ton iken 2000 yılında 20.000 dekar alan ve 80.000 ton üretime ulaşmıştır. Ülkemizin yıllık muz tüketimi ise 400.000 ton civarındadır.

MUZUN BAZI ÖZELLİKLERİ

2.1. Tüketim Alanları

Muz yukarda anılan özellikleri yanında çiğ olarak yenebilen en güzel meyvelerden biridir. Meyve salataları arasında da yer alır. Muz yeşil iken pişirerek de yenilir.

2.2. Diğer Özellikleri

Muz, şifalı bitki, beyin gıdası veya afrodiziyak olarak ünlenmiştir. Gövdeler bir ay suda ıslatılıp, özel tarakla tarandığında ortaya çıkan elyafdan ilkel usullerle saç örgüsü gibi halat örüldüğü biliniyor. Muz liflerini Afrika’daki yerli halk, şapka, hasır ve hediyelik eşya yapım ında kullanıyor. Avrupa’da gemi halatı, oto döşemeleri yapımında kullanılıyor. Muz g
övde sinin, yaprak sapının veya salkımın suyu çok güçlü bir kan kesicidir.

MUZUN SİSTEMATİĞİ VE ÖNEMLİ ÇEŞİTLERİ

3.1. Muzun Sistematiği

Kültürü yapılan muz, Scitamineae takımı, Musaceae ailesi, Musa cinsine girer. Bu cinste çok sayıda partenokarp meyve veren klonlar vardır. Tek Çeneklidir.
Tabii bir de Almanca açıklama koymalıyım. Özellikle bir tanıma dikkat çekmek isterim (italik olarak belirtilmiştir)

Wahrscheinlich hat die Banane ihren Ursprung in Südostasien. Sie wird ca. 600 v. Chr. das erste Mal in
indischen Texten erwähnt. Bananenplantagen gab es in China schon 200 n. Chr. 650 brachten dann
islamische Eroberer die Banane nach Palästina. Von arabischen Händlern und Indo-Malayen wurde sie
in weite Teile Afrikas verbreitet. Von dort aus gelangte sie über die Kanarischen Inseln und Santo
Domingo nach Südamerika.
Die erste Plantage in Mittelamerika wurde 1502 von portugiesischen Siedlern gegründet.

03 Haziran 2006

Alacalı Yapraklar


Hedera Helix




Oleander _ Zakkum






Begonvil




Vinca _ Cezayir Menekşesi




Abutilon




Agave americana





Salvia _ Adaçayı




Euonymus _ Taflan





Lantana Camara _ Mine Çalısı




Latince adlarda variegata eki genellikle bitkilerdeki alacalı yapraklara işaret ediyor. Son zamanlardaki meraklarımdan biri de bu.

Viburnum - Kartopu

Çalı-Çit





Kartopu (Viburnum) ile mürverin (Sambucus _ Holunder) hanımeli ile aynı aileye (Caprifoliaceae _ Hanımeligiller _ Geissblattgewaechse) mensup olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı.
Kartopu (Gemeiner Schneeball, Blutbeer, Drosselbeerstrauch, Geißenball, Gewöhnlicher Schneeball, Glasbeere, Schlangenbeere, Wasserholder, Wasser-Schneeball) bahçemde yaprağını döken ve dökmeyen (Viburnum tinus olabilir mi?) olarak iki türle temsil ediliyor. Çok su seviyor, güneşe hiç itirazı yok. Çiçeklerini kış sonunda açması, bahar öncesi bahçede hüküm süren hafif kasvetli havaya adeta kar neşesi katıyor. Adını da muhtemelen bu özelliğinden almış.
Kayseri'de çok bilinip kullanılan Gilaboru (gilabolu-gilaburu, gilaburu, giraboğulu, gilebolu, girebolu, gilaboru, girabolu) adlı şifalı bitki de gene bu kartopunun bir türü (Viburnum opulus). Gilaboru'nun salkım halindeki kırmızı meyveleri olgunlaştıktan sonra yeniyor ya da suyu sıkılarak içiliyor, kabuklarının ise çay, tentür ve natürel ilaç olarak kullanıldığı söyleniyor.
Hastalıklara karşı sandığımdan daha hassas. Yaprak bitleri, beyaz zamklı bir madde, pamukçuk gibi başka bir şey kartoplarıma musallat olup duruyor. Ayrıca yeni sürgünler de kıvrılabiliyor. Bir gün önceden suya ıslatılmış sarımsak ( 1l suya 1 baş), ayrıca arap sabunu+soda+ispirto karışımı iyi geliyor. Ayrıca kıvrılmış filizleri koparıp atmaktan da çekinmiyorum.
Botanik: Bazı botanikçilere göre vatanı Türkiye, bazılarına göre ise orta Çin. Başta Asya'nın ılıman bölgelerinde, Türkiye'nin ise İç ve Karadeniz bölgelerinde ve de Avrupa'nın kuzeyi hariç tamamına yayılmıştır. Gilaboru orman kenarları ve ormanların seyrek olduğu bölgelerde, daha çok su kenarlarında ve nemli yerlerde yetişir. Gilaboru bazen bir çalı görünümünde, bazen de boyu 4 metreye kadar ulaşan küçük bir ağaçtır.

Yaprakaları karşılıklı, bir sonraki ile çapraz, kenarları kertikli, bazen 3 ve bazen 5 lopludur. İlkbaharda yeşil olan yaprakları sonbahara doğru açık kırmızımsı bir renk alır. Çiçekleri şemsiye gibi topluca bir arada ve çiçek demetinin etrafını çevreleyen bir sıra steril (kısır) ve içerideki diğer çiçekler ise fertildir (döllenebilir).

Meyveleri önce yeşilimsi ve sonra olgunlaşınca kankırmızısı bir renk alır ve çapı 0,8-1 cm olup içerisinde sadece bir çekirdek bulunur. Meyveleri ham iken yenirse zehirlenmelere sebep olur, bu nedenle ilk kar yağdıktan sonra yenir veya satılır.

Yetiştirilmesi: Genelikle sulak yerlerde ve ırmak kenarlarında problemsiz yetişir.

Hasat zamanı: Nisandan Ağustosa kadar dalların kabukları soyularak, kurutulur ve kaldırılır. Tentürü yapılacak ise taze olarak işlenir.



* * *


Araş.Gör. Lütfiye Ekici
Ank.Üni. Zir. Fak. Gıda Böl.

Prof. Dr. Sedat Velioğlu
Ank.Üni. Zir. Fak. Gıda Böl.



Gilaburu ve Sağlık

Dispacales (Rubiales) takımının Caprifoliaceae (Hanımeli) familyasından olan gilaburu bitkisi (Viburnum opulus), Crampbark, Guelder Rose, European Cranberrybush gibi isimlerle de anılmaktadır. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında bu bitkiye, çiçeklenme dönemindeki güzelliğinden etkilenip 'Gül Ebru' ismi verilmiş ve bu isim dilden dile değişime uğrayarak Kayseri yöresinde gileburu, gilebolu, gilaburu, gilaboru; Konya yöresinde giraboğulu; Tunceli ve Karadeniz Bölgesi'nde ise gili gili şekline dönüşmüştür. Gilaburu, hızla büyüyen çok yıllık bir bitkidir ve yüksekliği 1.3 metreden 3.5
metreye kadar çıkabilir. Bitki dikimden 3 yıl sonra ürün vermeye başlamakta ve dip sürgünleri sayesinde 300 yıl kadar yaşayabilmektedir. Açık gri-kahvemsi renkteki kabuğun kalınlığı 3-5 ìm olup üzerinde ufak pullar vardır. Kabuğun iç yüzü sarımsı kahverengidir. 5-10 cm uzunluğundaki koyu yeşil yapraklar dişli ve 3-5 lobludur. Sonbaharda yaprakların rengi kırmızıya dönmektedir. Oldukça gösterişli, 5-10 cm çapındaki geniş salkımlar oluşturan yeşilimsi beyaz çiçekler ilkbaharda açar. Salkımların en dış halkalarındaki çiçekler sterildir. Yaz sonlarında olgunlaşan parlak kırmızı meyvelerinin çapı yaklaşık olarak 8 mm' dir. İnce kabuklu, tek çekirdekli, karın yarığı bulunmayan, küre şeklindeki meyvelerden yaklaşık 30-40 tanesi bir salkımı oluşturmaktadır. İnce ve düz yapıdaki kabuk, meyveye yapışık olarak bulunmaktadır. Meyveye ilişkin bazı özellikler yaklaşık olarak şu şekildedir: Meyve etini muhafaza eden kabuğun kalınlığı 62 , taneye oranı %11 olan pembe renkli, parlak ve pürüzsüz çekirdeklerin ağırlığı 0.050-0.060 g, genişliği 7.15 mm, uzunluğu 9.5 mm, kalınlığı 1.9 mm ve hacmi de 0.042 ml'dir. Olgunlaştıkça sulanan meyveler zayıf, sarkık, şemsiyemsi bir görünüm almaktadır. Gilaburu bitkisinin meyve tutma oranı %15.32, ağaç başına meyve verimi ise 8.4 kg kadardır. Periyodisite durumu göstermeyen gilaburu bitkisinden her yıl aynı oranda verim alınabilmektedir. Bu meyvelerin meyve suyu verimi yaklaşık olarak %43.5'dir (Anon. 2002a; Anon. 2002b; Anon. 2002c; Anon. 2002d; Anon. 2003a; Anon. 2003c; Baytop 1963, 1984; Cive-lek 1997; Davis 1972; Frohne ve Pfaender, 1987)
Gilaburu daha çok yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı karasal iklimde yetişmeye uygun bir bitki olup Türkistan, Sibirya, Amerika, Avrupa, Kuzey Asya ile Kuzey Afrika'da sınır ve süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Ülkemizde ise başta Kayseri olmak üzere Bursa, Sakarya, Ankara, Tokat, Sivas, Trabzon, Çoruh, Maraş, Kırşehir, İstanbul, İzmit, Erzurum, Samsun illerinde doğal olarak yetişmektedir ( Baytop 1963, 1984; Davis 1972 ). Organik maddelerce zengin topraklardan hoşlanan gilaburu iyi gelişebilmek için bol miktarda suya, iyi renkli ve kaliteli meyve vermek için de güneşe ihtiyaç duymaktadır. Bitki hasattan 15-20 gün sonra yapraklarını döküp dinlenmeye girmektedir ( Demircan 1998).
Gilaburu suyu Orta Anadolu'da yıllardır geleneksel bir içecek olarak tüketilmektedir. Sonbahar sonlarında meyveler bıçak ya da makas kullanılarak saplarıyla toplanıp musluk suyuyla yıkandıktan sonra yaklaşık üç ay boyunca su dolu bir kapta bekletilmekte ve bu süre sonunda
meyveler olgunlaşıp yenilebilecek bir tada gelmektedir. Daha sonra meyve suyu elde etmek için meyveler preslenmekte ve tüketimden önce suyla seyreltilip bir miktar şeker ilavesiyle içmeye hazır hale getirilmektedir (Soylak ve ark., 2002 ).
Gilaburunun kabuk ve meyveleri farmakolojide geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. Kabukların kaynatılmasıyla elde edilen sıvının dahili ve harici kullanım alanları vardır. Hafif astım, epilepsi nöbetleri, yüksek tansiyon, bazı kalp rahatsızlıkları, kramplar, menstrüal sancılar, kabakulak, doğum sonrası sancılar, uyku bozuklukları, romatizma ve bazı sinir rahatsızlıklarında dahili olarak, egzama gibi bazı cilt problemlerinde ise harici olarak kullanılmaktadır. Gilaburu suyunun böbrekte oluşan kum ve taşları eritici özelliği olduğu da bildirilmektedir. Anadolu'da safra ve karaciğer hastalıklarının tedavisinde de bu bitkiden yararlanılmaktadır. Ancak başlıca kullanım alanları kramplar ile menstrüal sancılardır. Kasın gevşemesini sağlayan bileşenin 'viopu-dial' olduğu düşünülmektedir. Gilaburunun diğer aktif bileşenleri ise hidrokinonlar, arbutin, metilarbutin, skopoletin ve skopolin gibi kumarinler ile tanenlerdir ( Anon. 2002b; Anon. 2002c; Baytop 1963, 1984; Demircan 1998 ).

Harward Medicine School'da yapılan ve The New England Journal of Medicine'da yayınlanan çalışmada günde 250 gram gilaburu suyu tüketiminin sağlık üzerine olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Üriner enfeksiyonlar ile kanser tümörlerindeki azalmaların gilaboruda bulunan antioksidan maddelerle olan ilgisi üzerindeki çalışmalar ise halen devam etmektedir ( Anon. 2002e ).
Gilaburu üzerinde yapılan bir çalışmada bitkinin gövdesinde, kabuğunda ve meyvelerinde saptanan bazı bileşikler Tablo 1'de verilmiştir (Anon., 2003b; Bolat ve Özcan, 1995). Tablo 1'de belirtilen bileşiklerin yanı sıra, gilaburu ayrıca vitamin K, viburnin, isovalerianik asit, salisin, salik asit ve reçine de içermektedir. Gilaburuda bulunan valerik asit bitkiye valerian (teskin edici) bir koku vermektedir. Gilaburu meyveleri, ayrıca boya ve mürekkep endüstrisinde de kullanım alanı bulmaktadır (Anon. 2002b).
Gilaburu, kuşburnu ve alıçta sırasıyla indirgen şeker %5.83, %15 ve %4.9; ham selüloz ise %19.86, %2.80 ve %2.80 kadardır (Bolat ve Özcan 1995 ).
Gilaburu meyvesinin çekirdek ve pulp artıklarında önemli oranda sterol bulunmaktadır. Gilaburu çekirdeklerinin aspartik asit, treonin, serin, glutamik asit, prolin, glisin, alanin, valin, lösin, izolösin, tirozin, fenilalanin, histidin, lisin ve arjinin olmak üzere toplam 15 farklı aminoasit içerdiği belirlenmiştir (Karimova et. al 2000 ).
Gilaburuda bulunan galaktoz, arabinoz ve ramnoz gibi bazı şekerlerin bağışıklık sistemini uyaran bir etkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Bunlar, fagozitik indeks ve peritonal makrofajlarla lizozomal enzimlerin salgılanmasında etkilidirler. Gilaburudaki asidik polisakkaritlerin uyarıcı etkilerinin olması için kalsiyum iyonlarına ihtiyaç duyulmaktadır (Ovodova et. al, 2000 ).
Ülkemizin Orta Anadolu Bölgesi'nde çokça yetişen gilaburu sadece yöre halkı tarafından kış aylarında meyve ve meyve suyu olarak tüketilmektedir. Oysa, bol miktarda C vitamini ve antioksidan maddeler içeren gilaburunun gıda endüstrisinde de değerlendirilebilecek bir ürün olduğu düşünülmektedir.



Bütün bunları kayda geçtim, geçmesine de sonra kartopu ve mürverin hanımeligil ailesinden çıkarıldığını öğrendim. Adoxaceae ailesindenmiş. Herhalde uzmanlar doğrusunu biliyordur. Ne var ki bir sürü kaynak henüz bu ayrımdan haberdar edilmemiş. Yani isteyen kartopu ve mürvere hanımeligillerdendir diyor, bazıları demiyor. Çok önemli mi?

Abelya

Çalı
Abelia da hanımeligil (Caprifoliaceae) ailesinden bir çalı türü. Her daim yeşil. Japonya'dan Meksika'ya kadar uzanan bir çizgide yetişiyor. Adını bu bitkiyi ilk kez Çin'den İngiltere'ye taşıyan Dr. Clark Abel'den almış. Yaklaşık 15-30 türü var.
* Abelia adenotricha - (Çin)
* Abelia aitchinsonii
* Abelia angustifolia - (Çin)
* Abelia anhwensis - (Çin)
* Abelia biflora - (Çin)
* Abelia buddleioides - (Çin)
* Abelia cavaleriei - (Çin)
* Abelia chinensis - (Çin)
* Abelia chowii - (Çin)
* Abelia coriacea - (Meksika)
* Abelia corymbosa
* Abelia curviflora - (Japonya)
* Abelia engleriana - (Sezuan - Çin)
* Abelia fargesii - (Japonya)
* Abelia floribunda - Mexican Abelia (Meksika)
* Abelia gracilenta - (Çin)
* Abelia graebneriana - (Çin)
* Abelia hersii - (Çin)
* Abelia integrifolia - (Japonya)
* Abelia ionandra - (Tayvan)

* Abelia ionostachya - (Japonya)
* Abelia longituba - (Çin)
* Abelia mairei - (Çin)
* Abelia mexicana - (Meksika)
* Abelia mosanensis - (Kore)
* Abelia myrtilloides - (Çin)

* Abelia occidentalis - (Meksika)
* Abelia parvifolia - (Çin)

* Abelia schischkinii - (Çin)
* Abelia schumannii - (Çin)
* Abelia serrata - (Japonya)
* Abelia spathulata - (Japonya)
* Abelia speciosa - (Meksika)
* Abelia tomentosa - (Japonya)
* Abelia triflora - (Himalaya)
* Abelia tyaihyoni - (Kore)
* Abelia umbellata - (Sezuan - Çin)

* Abelia uniflora - (Çin)
* Abelia verticillata - (Çin)
* Abelia zanderi - (Sezuan - Çin)
Bahçemde 3- 4 tane abelya var. Onları minik ağaççıklar yapmaya çalışıyorum. Güzel olan, kışın da küçük küçük yapraklarla bahçeye biraz canlılık katmaları. Sonra Mayıs ayından ilk soğuklara kadar güzel küçük pembeli beyazlı çiçekler açıyor. Hiç bakım istemiyor. Kesmek, budamak bile istemiyor. Üzerinde hiç böcek de görmedim. Yapraklarını da kimse yemeye yanaşmıyor.

Ebegümeci


Ebegümeci yemeği nenemin evinde mutlaka pişen yemeklerden biriydi. Severdim. Ispanak kadar değil ama olsun. Zaten sofraya ıspanak kadar da sık çıkmazdı. Sonra ebegümeci sofralardan kayboldu. Beyoğluna taşındığımızda Balık Pazarında her bahar bir iki kere rastlayıp hemen aldım. Buraya geldiğimde ise baktım, sokaklar dolu. Erken baharda kırlar ebegümecinin çiçeğiyle masmaviye dönüşüyor. Diğer evdeki bahçede de bol bol çıkardı. Bir keresinde yanlış zamanda toplamış olacağız ki bir türlü yeyip yutamadık. O gün bugündür ebegümecini sadece sokakta seyretmekle yetiniyorum. Bir de baharın müjdecisi olarak verdiği selamı alıyorum. Bizim bahçede nedense pek çıkmıyor. Tek tük. Neden bilmiyorum. Oysa semizotu sınır tanımıyor.
Ebegümecinin Latince adının Malva silvestris olduğu hatırlansın, Malvaceae ailesinden. Aynı ailenin gösterişli üyesi ise Japon gülünden (Hibiscus rosa sinensis) başkası değil. Bir de Abutilon var (galiba bazı yerlerde gülhatmi diye geçiyor). Bizim mütevazı ebegümecimiz betonlaşan kentler yüzünden yok olmaya doğru dört nala koşadursun Japon gülleri inanılmaz renklerde çiçeklerle tüm bahçelerin vazgeçilmez süsü olmuş.
Malvaceae ailesinin ticari açıdan en önemli ferdinin adını da yeni öğrendim: Pamuk (Gossypium).

02 Haziran 2006

Eriobotrya japonica _ Yeni Dünya

Ağaç



Yeni Dünya da tabii ki çoğu yenilebilir meyve gibi gülgiller (Rosaceae) ailesine mensup, hem de elma, armut, ayva gibi meyvelerle aynı alt bölümde (Maloideae). Şeftali, erik, kayısı, vişne, kiraz vs gibi sert çekirdekli tabir edilen diğer meyveler gene gülgillerden olup başka bir alt aileye mensup: Prunoideae.
The rose is a rose
and was always a rose;
But the theory now goes
That the apple's a rose,
And the pear is, and so's
The plum, I suppose.
The dear only knows
What will next prove a rose.
You, my love, are a rose,

but were always a rose.

- Robert Frost, "The Rose Family


İngilizce bilmeyenler kusura bakmasın, ama şiirde özetle her bitkinin altından gül çıktığı söyleniyor.

Yeni Dünyaya gelince: Loquat, Brasilianische Aprikose, Japanische Mispel, Wollmispel, Nespoli (İtalyanca), Nispero (İspanyolca), Nespera (Portekizce), Nyespro (Katalanca), Sheseq (İbranice), Pinyin _ Pipa (Çince), Biwa (Japonca), Askidinya _ Akkidinya (Arapça), Akkadeneh (Lübnanca), Mousmoula _ Mespilia (Yunanca), Muşmula _ Yeni Dünya _ Yedi Dünya _ Malta Eriği (Türkçe).
İstanbullular bu meyveye neden Malta Eriği demiş, belli değil. Malta Adasında bu meyvenin izine rastlanmamış, eskiden yokmuş, şimdi var mı onu da bilemem.
Anavatanının Çin'in güneydoğusu olduğu söyleniyor. Dona oldukça dayanıklı olmakla birlikte çiçek ve meyve vermesi için sıcağa ihtiyaç duyduğundan (en az 15 derede) ılıman kuşakta daha kolay yetişiyor. Yetişiyor lafı arsızlığını pek ifade etmiyor. Çünkü yediğimiz meyvelerin toprağa düşen çekirdeklerinden en çabuk biten meyve yeni dünya (dut ve incirden sonra). Bir tane meyve ye, çekirdeğini toprağa at, seneye bak, o tipik yaprakları boy göstermiş bile... Bu yapraklar çizgi çizgi ve hafif derimsi, oldukça da büyük (30 cm'i bulabiliyor). Salkım halindeki sarı-bej çiçekleri Kasım- Aralık'ta açıyor ve çok tatlı bir kokusu var. Arılar bu kokuya deliriyor. Söylentilere göre çoğu çiçekten sarhoş olurmuş. Bizim beton avlulu öteki evde Yeni Dünya Ağacının altı bu yüzden Kasım_Aralık aylarında arı mezarlığına dönerdi.
Tıpkı narenciyenin meyvesi gibi yeni dünya da tüm bir kışı meyve hazırlığıyla geçiriyor. Bu arada eskimiş yapraklarını atıyor (bu arada yaz kış yapraklarını dökmeyen, her daim yeşil bir ağaç olduğunu hatırlatmakta yarar var), baharla birlikte yeni sürgünler veriyor. Salkımlar öylece duruyor. Sonra havalar ısınıyor, birden salkım uçlarında küçük yeşil toplar beliriyor. Büyüyür, derken sararıyorlar. En güzelleri turunculaşmış olanlar. Ne yazık ki her sene aynı hataya düşüyorum, biraz daha olgunlaşsınlar, biraz daha tatlansınlar diye beklerken, meyveler aaa, yeter artık, sıkıldık deyip hafif buruşmaya, arkasından da lezzetini yitirmeye başlıyorlar. Bu yıl güya bol bol toplayıp reçel denemesi yapacaktım ama havalar çabuk ısındığından mıdır nedir, meyveler çabuk eridi, yani seneye...
Ağacın kendisi de çok güzel. Büyüdükçe dev bir şemsiyeyi andırıyor. Bazı hastalıkları olduğu söyleniyorsa da bordo bulamacı, arap sabunu- ispirto sıkmanın ötesinde herhangi özel bir bakım ihtiyacını bana hiç hissettirmedi. Ayrıca arılar da çok sevdiğinden aman yanılıp da zehir falan atmayın. Arılar da ölebilir!
Yeni Dünya çocukluğumun ağacıdır. Sabahları gözlerimle onu tepeden toprağa süzmezsem o gün işim rast gitmez.

28 Mayıs 2006

Caprifoliaceae _ Hanımeli

Sarmaşık


Hanımeli benim için olmazsa olmaz bir sarmaşıktır. Çiçeklerinin kırılgan görüntüsü bir yana yanından geçtikçe yükselen o koku yok mu...
Bitki tabiatın iç güdüsüne tam bir örnek. Her şart altında yetişiyor ve amansız bir büyüme eğiliminde. Görüntü kirliliği oluşturan çöp tenekesi ya da en olmadık yere dikilmiş bir direği perdelemek ya da yan komşusu ile arasına kibarca mesafe koymak isteyen biri hemen o bölgeye ince bir kök hanımeli diksin, göz açıp kapayana kadar hedefe ulaşır. Yapraklarını da pek dökmediğinden asmanın ya da begonvilin aksine rahatça evin dibine dikilmeye layık bir temizlik örneği. Ayrıca kuşlar da sarmaşığın içinde saklanmaya bayılıyor. Arıların da çiçekleri çok sevdiğini unutmamak gerekir.
Bahçemizdeki hanımelinin göğe yükselmenin yanı sıra bir başka görevi daha var: yere yakın dallarıyla yerleri örtmek, çimenimize bir kenar süsü. Otları yolmaktan kurtulmanın bir başka yolu...


* Lonicera albiflora
* Lonicera arizonica
* Lonicera x bella

* Lonicera caerulea
* Lonicera canadensis
* Lonicera caprifolium

* Lonicera chrysantha
* Lonicera ciliosa
* Lonicera conjugialis
* Lonicera dioica
* Lonicera etrusca
* Lonicera flava
* Lonicera fragrantissima
* Lonicera x heckrottii

* Lonicera hirsuta
* Lonicera hispidula
* Lonicera interrupta
* Lonicera involucrata
* Lonicera japonica
* Lonicera korolkowii
* Lonicera maackii
* Lonicera x minutiflora
* Lonicera morrowii

* Lonicera x notha
* Lonicera oblongifolia

* Lonicera orientalis
* Lonicera periclymenum
* Lonicera reticulata
* Lonicera ruprechtiana
* Lonicera sempervirens
* Lonicera standishii
* Lonicera subspicata
* Lonicera tatarica
* Lonicera utahensis
* Lonicera villosa
* Lonicera x xylosteoides
* Lonicera xylosteum
Türleri bunlarmış. Bende iki tane var, adlarını bilemiyorum. Biri bildiğimiz hanımeli işte, diğeri yaprağını döken bir tür. Bu mevsimde önce çiçek açarak büyüyor ve tam sarmaşık değil, daha çok çalı. Fazla kokmuyor ve çiçekler daha küçük. İstanbul'da bir bahçede kırmızı çiçekler açan bir cinsini görmüştüm, kimbilir belki bir gün onu da bulurum.

18 Nisan 2006

Wisteria _ Mor Salkım

Sarmaşık

Nisan ve Mayıs aylarında bahçeleri mavi bir yağmurla kaplayan bu sarmaşık da sadece güzel olmakla kalmıyor, mensup olduğu aileyle insanoğlunun sofrasını tamamlıyor: Bakla, fasulye, barbunya, bezelye, yer fıstığı..., özetle baklagiller..., ayrıca akasya, mimoza, katırtırnağı, harnup, sinameki... Fabaceae ya da Leguminosae
Ailenin en büyük özelliğini, doğal bahçe ya da bio bahçe ile uğraşanlar yakından bilir: Yeşil gübre olarak vazgeçilmezler...
Mor salkım büyütmekle ilgili akılda tutulması gereken iki şey var. İlki ve en önemlisi çiçeklerini açmadan budamaya kalkmamak. Önce mavi yağmur yağacak, ardından yeşil yapraklar çıkacak ve ancak o zaman ele budama makası alınacak. Yoksa o mevsim bahçeye çiçek yok.
İkinci konu gübrelememek, özellikle azotlu gübre vermemek. İhtiyacı olanı o zaten kendisi üretiyor.
Bunlar dışında mor salkımın tek ihtiyacı tutunacak bir dal. Bahçe demirleri dışında kendisine iki yıldır bizim şu meşhur badem ağacını tahsis ettim, hani herkesin kesmeye kalktığı ama kuşlar aleminde yolgeçen hanı olarak adı çıkmış, benim de pek sevdiğim şu yarı kurumuş ağaç. Orada kıbrıs kabağı (Chayoye) ile yarışırcasına yükseliyor da yükseliyor. Geçen yıl zafer kıbrıs kabağının olmuştu. Bu yıl bakalım ne olacak.
Duyduğumu göre İtalya'da çiçekleri midye tava usulu kızartılıp afiyetle yeniyormuş. Denemedim.
Tabii mor salkım gibi bir bitkiyi bonsai yapmaya çalışmamak olmaz. Yandaki resimde iki senedir üzerinde çalıştığım bitki görülüyor. Çiçekçiden alma nedenim kökleriydi. Ölmeden hala dayanıyor. Bu yıl çok çiçek açtırmayı umuyorum. Tabii ki bahar temizliği yapacağım diye erken erken budamaya kalkmıştım ve tabii ki çiçeklenmeyerek beni cezalandırdı. Bu yıl elimi bile sürmeyeceğim. Kararlıyım. Bitki genelde hiç su istemiyorsa da saksıdakini hiç susuz bırakmamak gerekiyor. Ama kökleri de fazla suya karşı hassas. Yani kontrollü su!

Petunya ya da Ailelerin Efendisi


Saksı Bitkisi
Resimde görülen bu kendi halinde mütevazı çiçeğin, tabii lalenin değil, petunyaların insan için en temel ailelerden birine mensup olduğunu kim bilebilir? Solanaceae, yani patlıcangiller (Nachtschattengewaechse), yani domates, biber, patlıcan ve patates, ayrıca tütün, yani bizim mutfağın en temel malzemeleri, üstüne de bir sigara yakılacak ziyafetler... Bir de boru çiçeği (Datura).
Bu aile işleri beni çok eğlendirmeye başladı. Kauçuk ağacı ile incirin, ayrıca Benjamin diye bildiğimiz bitkinin aynı aileye mensup olması nisbeten anlaşılır da güllerle elma, armut ve ayvanın aynı aileden olduğunu kim tahmin edebilir? Ya da zeytin ağacı ile mesela yaseminin?
Bu arada Petunyalar bu yıl çıldırdı. Çok su istiyorlar, güneşi de sırtlarını gölgeye verdiler mi daha çok seviyorlar, yani bir süre kızgın güneşe katlanıyorlar ama bütün gün çıplak güneşin altında kalmaktan hoşlanmıyorlar. Gene bu yıl, petunyanın da katmerlisi olduğunu öğrendim.

25 Ocak 2006

Chayote _ Kıbrıs Kabağı



Sarmaşık
Chayote (Sechium edule) Meksika'nın güneyi, Orta Amerika kökenli ve tıpkı kavun karpuz, salatalık gibi Cucurbitaceae _ Kabakgil (bu aileyi ben nedense, daha doğrusu cabbage'i İngilizceden lahana diye değil de kabak diye çevirmek gibi bir cehalet içinde olduğumdan bir türlü çözemeyip hep Brassicaceae, yani turpgiller ile karıştırıyordum; neyse sonunda anladım, kabakgiller salatalık, kavun, karpuz vs, turpgiller ise lahana, karnıbahar, brocoli, brüksel lahanası vs imiş; bu arada bu kadar yiyecek arasında çiçek olmazsa olmaz ya begonya çiçeği de kabakgilerden) ailesine mensup yenilebilir bir bitki. Yer örtücü olabildiği gibi çardakları da kaplayan geniş yapraklı bir sarmaşık. Aztekler tarafından hem sürgünleri hem kökleri için yetiştirildiği, dünyaya İspanyollar tarafından yayıldığı söyleniyor.
Bu bölgeye geldiğimde bana Kıbrıs Kabağı olarak tanıştırıldı. Üretmesi çok kolay. Eylül ayında pazarlara düştüğünde bir tane alıyor, nispeten serin ve loş bir yere koyup filizlenmesini bekliyor, sonra baharda toprağa ekiyorsun. Çıkan filiz topraktan dışarı mı bakıyor yoksa kök muamelesi mi görüyor tartışmasını sonuçlandıramadığımız için ben doğrudan yatay olarak ekiyorum, yani hafif bir çukur açıp armuda benzeyen bu kabağı içine yatırıyorum. Lezzeti kabaktan farksız ama sanki daha taze. Biraz patatesi de andırıyor. Körpe olanlar dümdüzken irileşip olgunlaşan kabakların yüzeyi biraz pütürlü, hatta dikenli. Bu yüzden kabuklarını pişirmeden önce soymak gerekiyor. Kabakla pişen her yemek bu kıbrıs kabağı ile de yapılıyor. Okuduklarıma göre yaprakları ve ince filizleri de yeniyormuş. Seneye denemek istiyorum. Çok su ve bol güneş seviyor. İlk dona kadar kabak vermeyi sürdürüyor. Sonra tüm görkem yerini pis bir görüntüye terk ediyor. Yapraklar solup kuruyor, ölüyor. Ta gelecek bahara kadar, hatta daha da öncesine kadar. Tüm yaz boyunca çılgınca büyüyor. İlk meyvelerini Eylül sonunda vermeye başlıyor.
Bitkinin kendisine gelince, bir sarmaşık ama yerini severse amansız bir sarmaşık. Çıktığı esas köşede ne şeftali ne portakal ağacı bırakıp her şeyi kaplayıverdi, özellikle üçüncü senesinde. Üzerinde yükseldiği bitkilere bir zarar verdiğine tanık olmadım, hatta bence onları hastalıklardan ve böcek istilalarından koruyor.
Bahçeye ilk kez üç sene önce ektim, dediğim gibi önce serin bir yerde filizlendirdikten sonra. Epey mahsul aldık. Sonra kış geldi, ne izi kaldı ne bir şey. Ertesi sene başka yerlere de diktim. Onlardan önce ilk diktiğim yerden yeni sürgünler peydahlandı, büyüdü ve her yeri fena halde sardı. Diğerleri belli belirsiz kaldı. Bu yıl çılgınlar gibi büyüdü ilk ektiğim. Tonlarla mahsul aldım. Bir yerde okuduğuma göre tek bir asma dört aileyi doyuracak kadar mahsul verirmiş ve hareket etmeyen her şeyi kaplama eğilimindeymiş. Diğer ektiklerim de önümüzdeki yaz deliler gibi büyüyecek olursa vay halime...

09 Ocak 2006

Aloe _ Sarısabır

çalı
aloevera sarısabır
Originally uploaded by anneler.


Aloe vera (ben buna aloe vera deyip duruyorum ama daha ziyade aloe arborescens galiba) ile ilk kez teyzemin evinde bundan yaklaşık 10 yıl önce tanıştım. O gün bugündür evimizin temel ilaç bitkilerinden birisidir.  Yanıklara karşı mucize. Sivilcilere deva. Ucundan koparıp süreceksin. Bu yüzden bu bitki İstanbul'daki evimizde ne bu büyüklüğe erişebilmişti ne de tabii çiçek açabilmişti. Ama ana bitki hala teyzemin bana verdiği yavruların bir devamı. Bahçede aloevera'larla değişik deneyler yapıyorum. Resimdeki aile güney yamaçta, 'sebze' bahçemdeki tahta bir saksıya paralel büyüyor. Yazın çok suluyorum. Kışları bu bitki daha fazla güneş aldığından mı yoksa yaşı mı daha büyük, bilemiyorum ama Aralık ayında bu güzel çiçeği açtı. Kışları daha az güneş alan bir bölgeye ektiğim diğer ailede çiçek belirtisi yok ama o da son derece sağlıklı. Yazları da bu aileye neredeyse hiç su vermiyorum. Şu ana kadar hiçbir aile soğuktan etkilenmedi. Her iki ana aileden de yılın her mevsiminde, özellikle de bahar aylarında bol bol yavru toplayıp saksılara ekiyorum. Her isteyene vermezsem olmaz. Bazı tanıdıklar suyunu sıkıp içiyormuş ama benim şifalı bitkilere güvenim haricen kullanım dışında bir şeye izin vermiyor.


Aloe vera bitkisi Asphodelaceae ailesine ait bir bitki (zambakgiller). Dış görünüşü kaktüsü andıran bir Sukkulenttir ve zaman zaman Agavaceae ailesinden Agave americana ile karıştırılır.
400 kadar tür mevcuttur, bunlardan Aloe vera dışında dördü, Aloe arborescens (Ağaçsı aloe), Aloe ferox (Dikenli Aloe), Aloe saponaria (Benekli aloe) ve Aloe perryi (Curaçao adası aloesi) tıbbi özelliklere sahiptir.
Aloe vera'nın vatanı tam bilinmemektedir. Kuzey Afrika, Güney Afrika, Mezopotamya ve Yemen kökenli olabileceği ileri sürülmüştür.
Muhtemelen ilk çıkış yeri Kuzey Afrika veya Yemen'dir. 5000 yılı aşkın bir süredir insanlar tarafından kullanıldığı tahmin edilmektedir. Bu kadar uzun süre içinde, mucize vasfını hiç kaybetmeden günümüze popüler bir bitki olarak gelmiştir. Ölümsüzlük Bitkisi adı eski Mısırlılar tarafından
kullanılmıştır. Aloe vera firavunların cenaze törenlerinde kullanılmaktaydı. Nefertiti ve Kleopatra'nın güzelliklerini bu bitkiye borçlu oldukları söylenmiştir.


Aloe vera çok yıllık, sukkulent (etsi) bir bitkidir. Rozet  yapraklıdır. Gençken yaprakları beneklidir, sonra gri-yeşil renge döner ve her bir yaprak uzunluğu 60-90 cm' e erişir. Çiçek sapı, 150 cm yüksekliğe kadar uzayabilir, üzerinde boru şeklinde, sarı renkli salkım çiçekler oluşur. Aloe vera çiçekleri kısır olduğundan üretimi, yandan verdiği yavruların ayrılması ile gerçekleştirilir. Bitkiler genelde 12-16 yapraklıdır, yaşam süresi 12 yıl dolayındadır. Bitki 4 yaşına geldiğinde, erişkin hale geldiği kabul edilir, yaprak boyu 60-90 cm ve her bir yaprağın ağırlığı, 1.5-2 kg'a erişir. Bitkinin yaprakları da içeriği bakımından, tıbbi amaç veya kozmetik sanayiinde kullanılacak en yüksek kaliteye ulaşır. Tıbbi amaçla kullanmak için en dıştaki, büyük yapraklar, senede 2-3 defa kesilir. Bitkinin kendini çok çabuk iyileştirme özelliği vardır. Yaprağın kesildiği yerde oluşan yaralar, saniyeler içinde bir film tabakasıyla kaplanır ve yaradan sıvı kaybı önlenir.
Aloe vera sıcak ülkelerin bitkisidir. 0C° altında yaprakları zarar görür, -4C° altında genelde ölüm meydana gelir. Ticari olarak Aloe vera yetiştiriciliği yapılacaksa, sıcaklığın hiçbir zaman 0C°'ye düşmemesine dikkat edilmelidir. Toprağın geçirgen olmadığı veya çok nemli ortamlarda bitki daha yüksek derecelerde de zarar görebilir. İdeal olarak geçirgenliği iyi bir toprak ve bol güneş gelişmesi için şarttır.

07 Aralık 2005

Dut

Ağaç
Aile: Moraceae _ Dutgiller
Tür:
Morus alba
Morus nigra
Morus pendula /Ters Dut

Ficus türleriye, yani incir ve kauçuk ağacı ile yakın akraba olan dutun (diğer bir akraba da yalancı portakal diye bilinen Maclura pomifera-osage orange) anavatanı Asya. Avrupalıların henüz mağaralarda yaşadığı MÖ 4000'de Çinliler bu ağacın ekimini yapmışlar. İpek böceği yetiştiriciliği için özellikle beyaz dut (Morus alba) vazgeçilmez. Odununun külleriyle şeftali ağacından elde edilen reçinenin karışımı Taocu tıpta 'Ölümsüzlük Hapı' diye adlandırılıyor. Ancak don tehlikesi tamamen geçince tomurcuklarını açtığından ağaç Yunanlılarca bilgeliğin simgesi sayılırmış.


1.1. Akdut: Anayurdu Çin olan dutun XII. Yüzyılda Anadolu’ya getirildiği sanılıyor. Yavaş gelişir, uzun ömürlüdür. Bazı bölgelerimizde yaprağı ipekböceği beslemede kullanılır. Önceleri sarı iken sonradan kahverengiye dönüşen odunu, çalgı yapımında kullanılır. Ayrıca marangozluk işlerinde, araba yapımında, gömme süsü işlerinde, yakacak olarak kullanılır. Meyvesi taze olarak tüketilir. Ayrıca dövmesi, pekmezi, pestili yapılır. Ülkemizin bazı yörelerinde dut rakısı da yapılmaktadır.

a) Dut Kurusu: Önceleri yeşil iken olgunlaşan dut zamanla beyaz, daha da kuruduktan sonra sarımsı ve kahverengi bir renk alır. Bez üzerinde kurutulan dut tenekelere ya da naylon torbalara konularak saklanır. Tenekeye doldurulurken bazıları bir kat dut bir kat pestil, bir kat dut bir kat kayısı çekirdeği koyarak bastırıp saklarlar. Kış günlerinde kayısı-badem çekirdeği, ceviz, pestil, kavurga, hedik ile birlikte yenilir.

b) Dut Dövmesi:Akşamüzeri dut kurusu havanda ya da sokuda dövülür ve bir kaba konularak saklanır. Kışın dut kurusu gibi tüketilir. İnsanı tok tutan bir yiyecektir.

c) Dut Pekmezi:Dut en çok pekmez olarak değerlendirilir. Dut ağacı olan mutlaka pekmez yapar. Olgunlaşmış dutlar büyük bir kaba konulur. Üç teneke dut, bir teneke su hesabı ile karıştırılarak ezilir. Büyük bir leğen (teşt) üzerine gecgere adı verilen basamakları sık, kısa merdiven biçimindeki düzenek konulur. Hazırlanan ezilmiş dut-su karışımı kenevirden yapılmış telis torbaya konularak gecgerenin üzerinde sıkılır ve şırası leğene damlatılır. Torbada kalan posasına şüğ adı verilir. Şüğ, kurutularak kışın ineklere verilir. İneklerin sütünü artırdığı söylenir. Şıra leğenden alınarak bir kazana doldurulur ve kaynatılır. Kaynadıkça yüzünde biriken köpük kepçe ile alınıp atılır. Kef adı verilen bu köpük bitinceye kadar kaynatma işlemi sürerken bir yandan da karıştırılır. Kefi alınmış şıra şeker torbasına konularak ağzı bağlanır, torba gecgerenin üzerine konularak şırası leğene sızdırılır. Torbanın içinde kalan atık maddeye murul adı verilir. Bu madde atılır. Leğendeki şıra sini, teşt, tepsi gibi ağzı geniş ve derin olmayan kaplara konularak güneşlendirilir. Şıra, iki-üç gün sonra öğlen sıcağında kapların en büyüğünde biriktirilir. Yine iki-üç gün sonra öğlen sıcağında süzülerek kalaylı bakır, plastik ya da çömlek kaplara doldurulup ağzı bezle kapatılır. Sonbaharda, havalar soğumaya başladığında temiz bir oklava ile karıştırılarak pekmezin sararması sağlanır. Kabın ağzındaki bez yerine kendi kapağı kapatılarak saklanır. Şıranın pekmeze dönüşmesinden sonraki işlemlerde kullanılan kap, kaşık, kepçe, oklava gibi araç gereçlerin kuru olmasına özen gösterilmelidir. Pekmezin suyla teması bozulmasına neden olmaktadır.

d) Islatma yöntemi: Kuru dut suda ıslatılarak yumuşatılır ve aynı yöntemle pekmez yapılır. Pek seçilmeyen bir yöntemdir.

e) Gün Pekmezi:Suyla karıştırılan dut bir süre kaynatılır ve süzüldükten sonra güneşlendirilir. Kıvamlandıktan sonra süzülerek kaplara alınır ve saklanır. Daha çok Arguvan yöresinde uygulanan bu yöntem, pekmezde murul kalma olasılığından dolayı seçilmez.

f) Dut Pestili (Bastık):Pekmez yapılırken kaynatılmış şıradan iki sitil ayrılır. Bunlardan birine un katılır ve soğumaya yüz tuttuğu zaman ikinci sitildeki şıra buna katılır ve elekten geçirilerek ağzı geniş bir kaba süzülür. Oluşan bu sıvıya bastık herlesi adı verilir. Herle, ocaktaki kaynar şıraya katılır, kaynama sürerken de karıştırılır. Karışım, sıcak sıcak düz bir yerde bez üzerine birkaç milimetre kalınlığında yayılır. İki-üç gün güneşte bekletildikten sonra sabah serinliğinde bezin ıslatılması ile pestil ayrılır ve ipin üzerine çamaşır gibi serilir. Bir iki saat güneşte bekletildikten sonra arka yüzü unlanır, istenilen büyüklükte kesilir ve katlanarak naylon ya da bez torbalara konularak saklanır. Bastık herlesi beze yayılırken isteyenler haşhaş tohumu, çekirdek (kayısı, badem vb) de serpebilirler.

g) Dut Rakısı:Hekimhan-Hasançelebi beldemiz dut rakısı ile ünlüdür. Bilindiği kadarıyla 200 yıldan fazla bir süredir Hacılar, Dereköy, Davulku, Ardahan, Hasançelebi ve daha başka köylerde damıtma yoluyla yapıldığı ve içildiği bilinir. TEKEL İdaresi tarafından yapılan rakıdan farkı, anason katılmayışıdır. Yapılış yöntemi aynıdır. Doğal bir besin olduğu öne sürülen dut rakısı, sade olarak içildiği gibi, kola ya da meyve suyu karıştırılarak da içilir.

h) Pekmez Şerbeti: Pekmez bir kapta su ile karıştırılır, şurup haline getirilerek içilir.

1.2. Karadut:Anayurdu İran’dır. 3–10 metre boy atar. Çok dallı ve gövdesi çatlaklıdır. Meyvesi morumsu siyah renktedir. Taze olarak tüketilir ve şurubu yapılarak içilir.

1.3. Kırmızı Dut:Anayurdu Kuzey Amerika’nın doğusudur. Boyu yaklaşık 20 metreye ulaşır. Pembe renkte, tatlı, sulu olan meyvesi taze olarak tüketilir.

2. HALK HEKİMLİĞİNDE DUT VE DUT ÜRÜNLERİ:

Şekerler, organik asitler (Tartarik asit ve sitik asit) ve boyar maddeler bulunan karaduttan yapılan şurup gargara halinde ağız ve boğaz hastalıklarında, özellikle çocuklarda sık görülen pamukçukta kullanılır. Karadutun kökü ya da kök kabuğu müshil ya da tenya düşürücü etkisi gösterir. Yaprakları şeker hastalığında kullanılır. Karadut, kan yapıcı ve şişmanlatıcıdır, böbreklerin yağını besler. Kaynatılıp suyu bal ile karıştırılıp içilirse boğaz şişkinliğine, çiçek ve kızamık hastalığına, yaralara iyi gelir. Yaprakları incir ile kaynatılıp içilirse sersemliğe, deliliğe ve süregen sırt ağrılarına iyi gelir. Dut, incir, üzüm yaprakları havanda dövülür, yağmur suyu ile karıştırılıp saçlara sürülürse saçları siyahlandırır ve besler. Kabukları kaynatılıp, suyu birer bardak içilirse bağırsak kurtlarını döker. Pekmezin kalorisi çok yüksektir. Karbonhidrat ve potasyumca zengin olan pekmez, iştahsızlık, güçsüzlük ve iktidarsızlık ile hastalıklarda yararlıdır. Dut rakısı doğal bir besin olarak değerlendirilir. Sindirimi kolaylaştırdığı, iştahı açtığı (çok miktarda içmemek kaydıyla) öne sürülür. Biyoenerji uzmanlarının dut rakısı üzerine çalışmaları olduğu söyleniyor.





Bahçemizde bir kara dut var, köyde efsane. Her biri parmak büyüklüğünde. Reçeli çok güzel oluyor. Bu arada: Dökülen dutların pisliği bilinir. Onun için siz siz olun ev civarına kara dut ekmeyin. Taşlar simsiyah olur. Dut pisliğinden çok şikayetçiyseniz size bir tavsiye: Kaplumbağa edinin. Kaplumbağalar duta bayılıyor ve kapınızın önünü tertemiz yapıp çıkıyorlar.