Ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Mayıs 2009

Portakal

ağaç



Portakala neden portakal deriz? Sadece biz değil... Portakal, Bulgarlar için 'portokal', Yunanlılar için 'portokali', Acemler için 'porteghal', Romanyalılar için 'potocala', Güney İtalya'da Neapolitenler için 'portogallo' ya da 'purtualle', Araplar için 'al-burtuqal', Gürcüler içinse 'phortokhali'... 15. yüzyılda portakalı Hindistan'dan getirip satanlar, Portekizlilermiş, yani 'Portekiz'den gelen.
Narenciye sözcüğünün kökü ise Sanskritçe: nāraṅgaḥ. Acemler nārang, Ermeniler nārinj, Araplar nāranj, İspanyollar naranja, Portekizliler laranja, İtalyanlar arancia ya da arancio demiş. Eski Fransızca'nın orenge'ı sonunda bugünkü orange'ı ortaya çıkarmış. Bir meyvenin yaptığı yolculuğu bundan daha iyi anlatacak bir şey var mı?

Çevremizdeki çoğu bitki gibi Çin kökenli olan portakal (Citrus sinensis), turunçgillerden (Rutaceae). En ilginç tarafı doğrudan çekirdekten yetiştirilememesi. Bir anaç _ki bu genelde turunç (Citrus aurantium) oluyor_ üzerine aşılanıyor. Söylentilere göre ekilen portakal çekirdeği portakal değil, gene turunç verirmiş.
Limonun aksine dona fazla dayanaklı değil. Gece soğukluğu 0'ın altına fazla düşmemeli. Diğer meyve ağaçlarının aksine yazın bol bol sulanmalı ve tıpkı diğer meyve ağaçları gibi hastalıklardan korunmalı. Bordo bulamacı ve yazlık yağ. Ayrıca arap sabunu-ispirto karışımı. Bunlar iyi netice veriyor.
Turunçgillerle ilgili ilginç bir ayrıntı: Meyvelerin renginin yeşilden sarıya ya da turunca dönmesi için havanın belli ölçüde soğuması gerekirmiş. Tropikal bölgelerde bu yüzden meyveler hep yeşil kalırmış. Renk, olgunlaşma işareti de sayılmıyor. Yemeden meyvenin tatlılaşıp tatlılaşmadığını anlamak mümkün değil.
Portakalın kimlik Kartı
Portakal, turunçgiller familyasından bir ağaç. Boyu 2-10 metre arasında değişiyor. Yaprakları sert, dayanıklı ve düz kenarlı. Kabuklarından portakal esansı elde ediliyor. Eczacılıkta ve gıda sanayisinde kullanılıyor. Çiçeklerinden de portakal çiçeği esansı yapılıyor.

Çeşitlerine gelince:
Portakalın çekirdekli ve çekirdeksiz çeşitleri var. Çekirdeksiz cins olan yafa portakalı Finike, Mersin ve Hatay'da yetişiyor. Kalın kabuklu ve uzunca meyveli. Kabuklarından reçel yapılır. Dörtyol portakalı ise çekirdekli. İnce kabuklu ve sulu. Washington (erken çeşit), çekirdeksiz, Güney Anadolu ve Doğu Karadeniz'de Rize çevresinde yetişiyor. Kalitesi özellikle Antalya ve Muğla (Fethiye, Marmaris, Köyceğiz) yörelerinde daha iyidir. Thomson daha düzgün, pürüzsüz kabuklu fakat daha az sulu ve daha açık renkli. Yafa iklim ve toprak istekleri bakımından seçici. Özellikle Mersin yöresinde yetişir. Elverişsiz koşullarda meyveler iri ve susuz, meyve kabuğu çok pürüzlü, kalın ve kaba olur. Verim azalır. Valancia geç olgunlaşan (Mart) bir çeşittir.
Bir de kan portakalı.

Bileşimindeki etken maddeler
* C vitamini
* Karbonhidrat
* Potasyum
* Folik Asit
* Bioflavin
Genel faydaları:
* Soğuk algınlığı, grip, kas incinmesi, kalp hastalıkları ve felçten korur,
* Portakal suyundaki bir antioksidan olan bioflavin damarları ve kılcal damarları güçlendirerek kalbin zarar görmesini engeller, ezik ve çürüklerin daha çabuk iyileşmesini sağlar,
* İçerdiği C vitamini ve folik asit sayesinde öksürüğü azaltır,
* Kanın pıhtılaşmasını,mide ve pankreas kanserini önleyici etkisi vardır,
* İçerdiği yüksek potasyum tansiyonun dengelenmesine yardımcı olur. Aynı zamanda,içerdiği potasyum, cildin kuruyup kırışıklıkların oluşmasını da önler,
* Çocukların hastalıklardan korunması ve fiziksel gelişiminin tam sağlanması için gerekli olan cevherler dolu bir meyvedir.
* Kabuklarında bulunan uçucu maddenin bazı kanser türlerinin tedavilerinde çok önemli iyileştirici bir madde olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Cildi güzelleştirir
Yapısında karoten bulunduğu ve kanı temizlediği için portakal aynı zamanda cildi güzelleştirir ve ona tatlı bir pembelik kazandırır. Güney Fransa'da ve İtalya'daki köylü kızları, ciltlerinin parlaklığı ve pembeliğini portakala borçlu olduklarını söylerler. Kabuklarındaki esans sivilcelere sürüldüğünde biraz yanma yapar ama 2 ayda ortadan kaldırır.

17 Şubat 2009

Cennet Elması - Diospyros kaki

Ağaç

Nedense bu meyveyle ilgili olarak elimdeki tek resim bu. Oysa daha meyveler kızaracak, domates gibi kıpkırmızı değil de daha çok portakal gibi turuncu bir renk alacak. Pazarda her gördüğümde aa bu mevsimde domates (yaz sonu, hatta sonbahar ortalarında yenecek kıvama geliyor) diye bakacağım ama sonra üzerindeki kahverengi kapağa bakıp yanılmışım diyeceğim.
Meyve buralarda Cennet elması adıyla anılıyor, Karadeniz ve çevresinde ise daha çok Trabzon hurması diye biliniyor. Japon elması diyenler de var. Latince türü kaki mi lotus mu, bunu bilemedim. Tek öğrendiğim adının, yani Diospyros'un Yunanca'da tanrıların meyvesi ya da ekmeği, bir başka ifadeyle tanrıların ruhu anlamına geldiği. Öte yandan "kaki" de bu meyvenin anavatanı sayılan Çin ve Japonya'da hayat, ölüm, ataların ruhu ile bağlantılı. "Ka" ruh demekmiş, "ki" ise enerji, yeryüzü demekmiş. Günümüzde Şinto tapınaklarında yeniyılda hala bu meyve sunakları süslermiş. Mezarlıklarda ölüler, özellikle isimsiz ve unutulmuş ruhlar için kaki yaprakları üstüne konulmuş haşlanmış pirinç bırakılırmış. Odunu da ölüleri yakmakta kullanılırmış.
Öte yandan Plüton gezegeninin bilinen tek uydusu Charon'nun (ki Charon aynı zamanda Yunan mitolojisinde ölüler diyarının kayıkçısının adı) adı da bu meyvenin adlarından biri: Güney Avrupa'da bu meyveye Şaron deniliyormuş.
Adı Odyssey'de de geçiyor. O kadar lezzetli bir meyve imiş ki bir ısırık alan bir daha evine yurduna dönmek istemez, evini yurdunu her şeyi unutup orada kalmak istermiş. Tabii bu lezzeti elde etmek için meyvenin iyice olgunlaşıp yumuşaması gerekiyor. Ham meyveden bir ısırık alanlar pişman olurlar, o kadar acı.
Bir bitki için inançlar sisteminde bu kadar yer almak yeter diyenler için bir ufak bilgi daha:
Amerikalıların 2. Dünya Savaşında Nagasaki'ye attıkları atom bombası insanları, hayvanları, bitkileri, her şeyi yok ederken bir tek bu ağaca dokunamamış ve bu ağaç hala
Nagasaki'de o günkü vahşetin anısına yaşamını sürdürüyor. Kökleri ve gövdesi kararmış ve türünün tek örneği olarak kara kabuğunun altı bembeyaz.
Bu yüzden Dünya Ağacı adını almış. Ölümle hayat arasında bir köprü.

Bitkinin Ebenaceae, yani abanozgilllerden olduğunu eklemeyi de unutmayalım. Hani şu Pamuk Prenses'te geçen abanoz (annenin dileği: "Saçları abanoz gibi siyah, cildi kar gibi beyaz") ya da eski kralların asalarının imal edildiği abanoz.

Tropikal bölgelerde yetişir. Rengi, dayanıklılığı, iyi cila tutma özelliği
nedeniyle marangozculukta ve enstrüman yapımında kullanıır. İyi abanoz, çok ağır, siyaha yakın renktedir. Odunu yalnızca ağacın orta bölümünden elde edilir.
Bodur ve çalımsı bir ağaçtır. 7 m. kadar yükseklikte. Yapraklar üçer üçer olup goncaları yoktur. Meyveler koyu kahve ve fasulye şeklindedir. Başaklarda 8 kadar çekirdek (tohum) bulunur. Mayıs-Haziran aylarında çiçek açar.
Abanoz eski çağlardan beri çok değerli bir odun sayılmıştır. Pek çok kral abanozdan asalar kullanırdı, hatta zehirin etkisini giderdiğine inanarak içeceklerini abanozdan kaplarda içmişlerdir.
Diospyros türlerinin dal ve gövde odunu haşlanarak dıştan, özellikle göz iltihaplarında, antiseptik ve yara iyileştirici olarak kullanılır.
Katarakt, göz ağrısı ve göz yaşarmalarında kullanılır:
-Tozları kaynatılır, elde edilen su ile pansuman yapılır.
-Törpülenerek ipek bir bez içinde gözün üzerine konulur.
-Törpülendikten sonra ipek bir bezden geçirilip göze sürme gibi sürülürse, gözlere kuvvet verir.
Kaynatılarak elde edilen su, gözlere sürülürse göz çıbanlarını giderir.

* Diospyros lotus L. (Karahurma) türünün odunundan elde edilen dekoksikasyon, kanı temizler.
Böbrek ve mesane kumlarını döktürücü, idrar söktürücü olarak kullanılır. Abanoz ağacının tozları kaynatılıp elde edilen sıvıdan bal ile şerbet yapılıp içilir. Tozları bal ile karıştırıp da alınabilir.
Felç ve vücuttaki ağrılarda kullanılır. Barsak gazlarını çıkarır. Mafsallarda ve vücutta dolaşan yel, ağrı ve sızıları yok eder.
Bıçak yaralarına faydalıdır.
Tohumlar, solunumu ve felce uğrayan harap olmuş sinirleri uyarıcıdır.

* Diospyros kaki L. (Trabzon hurması) türünün meyveleri devamlı yenilirse, ishale iyi gelir (peklik verir).

01 Haziran 2007

Ayva

Ağaç

Ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek...
Gülgiller ailesinden olup da ayva kadar güzel çiçek açan var mıdır? Yolda ne zaman görsem, durup hayran hayran seyrederdim. Neyse ki bu sene bizim bahçedeki ayva biraz büyüdü de komşuların ayvalarına daha az bakar oldum. Bu yıl ayvamız çiçeklenmekle kalmadı, meyveye de durdu. Meyvelerin dallarda duruş şekli diğer ağaçlardakinden farklı. Dal ucunda beliren küçük bir top giderek şişiyor. Sanki bir borunun ucundan üflenerek şekillenen camdan bir şişe gibi.
Gülgillerden olup da en az gül kadar güzel çiçekler açar da güller gibi nazenin olmazsa olur mu? Meyve ağaçlarıyla bu yüzden aram bozuk zaten. Elma da armut da, erik de kaysı ve şeftali de... Hepsi gülgillerden, dolayısıyla bahar geçip de yapraklar çıkmaya başladıktan bir süre sonra, hele bir yaz yağmurunun ardından ya da hava sıcak ve aşırı rutubetliyse yapraklar hastalanıveriyor. Yeşil yapraklar kızarıyor, ortalık yangın yerine dönüyor, sanki sonbahar gelmiş gibi... Zehir atmama konusunda kararlı olduğumdan elimdeki tek ilacı kullanıyorum. Bordo bulamacı. Bir de arap sabunlu ispirto. Ağaçlar büyük ben küçük olduğumdan 'zararlılar' bana direniyor. Çünkü diğer bitkileri ilaçladığım rahatlıkta ağaçlara yetişemiyorum. Buna rağmen yetişen meyvelerde ise kurtççuklar bana selam duruyor. Çaresiz bu konuda da kalan sağlar bizimdir diyorum.
Ayva (Cydonia oblonga) Anadolu kökenli, buradan Avrupa'ya, dolayısıyla Amerika'ya yayılmış. Her türlü toprakta rahatça yetişebiliyor, dona dayanıklı. Sarı meyveleri Eylülden itibaren toplanıyor. Yaprakları boya ve kozmetik sanayiinde, tıpta da ilaç yapımında kullanılmaktadır. 'Ayvayı yemek' tabiri kolayca mideye oturma özelliğinden yerleşmiş olsa gerek. Bu yüzden çiğ olarak tüketilmesinden daha çok reçel, jel, marmelat ve meyve suyu olarak değerlendirilir.
Ayva tatlısı ve reçeli tarifleri internetten rahatça bulunabilir. Ben kaynanamdan aldığım tarifle küçük küçük doğrayıp önce bir haşlıyorum. Sonra şekerini atıp en son da limonunu koyuyorum. En önemli püf noktası çekirdekleri de birlikte kaynatmak. O zaman hafif jöleli bir reçel elde ediliyor. Elma ve ayva çekirdeklerinin katılaştırma özelliğinden bu yıl daha çok yararlanmak için bol bol biriktirip kurutacağım. Bakalım o zaman da aynı işi görecek mi?

AYVA, PEK ÇOK HASTALIĞA ŞİFADIR

Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, ayva yemenin büyük yararları olduğunu belirti.
Meyvesinde pektin, tanen, şeker, organik asit, A ve C vitamini ve mineral tuzlardan bol miktarda bulunduğunu, tohumlarında ise yüzde 14-18 oranında tutkal maddeler, yüzde 16-20 oranında yağ, tanen, renkli maddeler ve yüksek oranda protein, az miktarda amygdalin ve emülsin olduğunu belirten Prof. Dr. Karadeniz, ayvanın kalp, akciğer, boğaz, mide, böbrek, göz, bağırsak, ağız rahatsızlıkları ve adet kanamalarına oldukça faydalı olduğunu dile getirdi.
Prof.Dr. Karadeniz, ayvanın yararlarını şöyle açıklıyor:
"Meyvelerinden hazırlanan şurup ve kompostolar çocuk ishallerine karşı çok etkilidir. Ayva meyveleri kalbe kuvvet verir ve rahatlatır. Kalpteki sıkıntıyı, çarpıntıyı ve ağız kokusunu giderir. Harareti ve ishali keser. Hazımsızlığı giderir, mideyi ve bağırsağı kuvvetlendirir, ince bağırsak iltihabını giderir. Vücudun gelişmesine yardım eder. Ayva damar sertliğine, karaciğer tembelliğine iyi gelir, tansiyonu düşürür, safrayı düzene sokar. Yapraklarının çayı kalp ağrılarına iyi gelmekte, sakinleştirici özelliği bulunmaktadır.
Meyvesinden yapılan reçel, sindirim sistemi rahatsızlıklarında tedavi edici olarak görev üstlenmekte, cinsel arzuyu kuvvetlendirmektedir. Tereyağında pişirilen ayva; nefes yolu hastalıklarına, müzmin öksürüğe, bronşite ve tüberküloz hastalığına iyi gelmektedir. Ayva çiçeği bal ile macun yapılıp yutulursa, baş ağrısını keser. Ayva çiçeği kaynatılıp içilirse, kalp çarpıntısını keser, kalbi kuvvetlendirir, annenin sütünü artırır. Ayva kokusu kalp ve dimağı kuvvetlendirir. Ayva hoşafı yaşlıların ayaklarının tutukluk yapmasını giderir. Ayva varise karşı iyidir, yorgunluğu, bitkinliği giderir."
Ayva hoşafının ağız yaralarına, akciğer veremine iyi geldiğini, gece uyurken ağızdan salya gelmesini önlediğini de belirten Prof.Dr. Karadeniz, şöyle devam ediyor:
"Yaprağı kaynatılıp içilirse ishali keser. Ayva yaprağı kaynatılır, suyu ile gargara yapılır, pişmiş yaprakları ile de lapa yapılıp boğaza konursa boğaz ağrısını ve şişliğini giderir. Burun kanamasını önlemek için buruna ayva suyu çekilmelidir. Ayva suyu aşırı adet kanamasını önler, bağırsak kanamalarını keser, dizanteriye karşı çok faydalıdır. Doğumu kolaylaştırmak için ayva suyu ve ayva çekirdeği kaynatılıp içilmelidir.
Ayva kabuğu veya ayva çekirdeği kaynatılıp içilirse, idrar yolu iltihaplarına iyi gelir. Ayva suyu iştah açar, böbrek ve sidik torbası iltihaplarını iyileştirir. Grip ve nezle olanlar bol bol yemelidirler. Ayva suyu vücudu terletmek için çok etkilidir. Ayva böbrek zafiyetine, mide zafiyetine, karaciğer zafiyetine, mide bulantısına, deniz tutmasına, mide gevşemesi ve mide düşmesine, çok faydalıdır. Pişirilmiş ayva iyi gelir.
Ayva suyu vesveseye ve mide ülserine iyi gelmekte, dimağı kuvvetlendirmektedir. Göz beyazı, göz kapak ve kirpiklerinin iltihaplanmasında ayva yaprağı kaynatılıp soğutulduktan sonra gözler günde birkaç kez yıkanır. Ayva meyvesi üzerindeki tüyler kanayan yere konursa kanamayı durdurur. Beyaz akıntıya karşı ayva yaprağı kaynatılıp aç karnına içilmeli ve haricen yıkanılmalıdır. Ağız içi yaraları ve boğaz iltihapları için kurutulmuş ayvanın suda bekletilmesi ile elde edilen şurup gargara olarak kullanılırsa şifa verir."
Ayva'da Hastalık ve Zararlı
Ayvanın en önemli hastalıklarından biri olan Ateş Yanıklığı yumuşak çekirdekli meyve ağaçlarının en tahripkar hastalığıdır. Kışı durgun halde bulaşık ağaçlardaki kanser yaralarında geçiren hastalık etmeni, vejetasyonun başlamasıyla birlikte faaliyete geçer; yüksek rutubet ve 18-24° C sıcaklıkla birlikte ilk enfeksiyonlarına başlar. Uygun koşullarda hastalığın günlük ilerleme hızı 10-20 cm'yi bulur. Bahçede bulunan hastalıklı bir ağaç kısa bir süre sonra tüm bahçenin hastalanıp kurumasına neden olur. Hastalık, çiçek demetlerinin solması ve kararması ile başlar, genç sürgün ve yapraklar sararıp, yanmış bir görüntü alır. Hastalıklı dallar kışın durgun dönemde, yanık bölgenin 20 cm altından kesilip yakılmalı, makas her kesimden sonra dezenfekte edilmeli ve hastalığın görüldüğü bölgeden damızlık getirilmemelidir. Kışın ağaçlar budandıktan ve gözler kabardıktan sonra olmak üzere iki kere % 2'lik bordo bulamacı ile ve çiçekten sonra % 0,4'lük hazır bakırlı bir ilaçla ilaçlanmalıdır. Eğer hastalık devam ediyorsa, bu ilaçlama 3-4. kez tekrarlanmalıdır.
Ayva ağaçlanndaki en önemli zararlı ise iç kurdudur. Gerekli önlemler alınmadığı takdirde zarar % 60, hatta % 100' e kadar çıkabilmektedir. İç kurdu yılda 2-3 döl verir. Kışı ağaç kabukları altında veya topraktaki kalıntılar altında olgun larva halinde geçirirler. Mücadelede en önemli husus, her döle ait larva çıkışı süresince ağaçları ilaçlı bulundurarak yumurtadan çıkan larvaları meyve içine girmeden öldürmektir. İlk larva çıkışını belirlemek çok önemlidir. Kesin saptama için tuzak bant yöntemi uygulanır. İlk larva çıkışı görüldüğünde ise birinci ilaçlama yapılır. Diğer döl çıkışları da aynı yöntemle saptandıktan sonra 1-2 ilaçlama daha yapılır.

21 Mart 2007

Oya Ağacı _Lagerstroemia indica

Ağaç

Burada tanıştığım ağaçlardan biri. Çiçeklerinin kırmızısına bayılıp aldım, tesadüfen de doğru yere dikmişim. Hiç susuzluk çekmeyeceği, üstelik bol güneşli bir yer. Bahçe kapısından gelenlere çiçekleriyle yaz boyunca merhaba diyebiliyor.
Söylendiğine göre kireçli toprakları sevmez, konumunu beğenmezse külleme denen hastalığa yakalanabilirmiş. İlkinin çaresi toprağı toz demirle asitlendirmek, ikincisinin ise sonbaharda, çiçekleri solduktan ve yaprakları döküldükten hemen sonra onu ordan söküp bol güneş ve ışık alabileceği bir yere dikmek, o vakte kadar da kükürt yardımıyla hastalığı kontrol altında tutmaya çalışmak.
Mersingiller ailesinden olup Çin_Hindistan kökenli ağacı budama konusunda hayli korkak davranıyorum. Ya yanlış bir şey yapar da çiçek açmasına engel olursam? Ama kesilmeyince de resimde görüldüğü gibi gökyüzüne doğru yol alıp gidiyor. Çok gövdeli bir ağaç olma özelliği taşıdığından ben de her sene bir gövdeyi budamaya karar verdim. İlkbaharda. Yapraklanmadan hemen önce, yani bugünlerde.

03 Şubat 2007

Günlük

Ağaç



Günlük ağacı bölgemizin endemik bitkilerinden. Çınar ağacı gibi yaprakları var ama çok daha küçük, daha çentikli ve yeşili de daha canlı. Bir özelliği de süratle büyümesi. Bu özelliği ile bonsai amatörleri için de çok elverişli. Büyümeyi o kadar seviyor ki kesme hatalarını kısa zamanda düzeltmek mümkün oluyor. Tabii bu benim bir tanesini öldürmeme engel olmadı. Çünkü aynı zamanda suyu da seviyor. Ormanda kim su veriyormuş diye düşünme saçmalığına hemen kuruyarak cevap veriyormuş demek ki.

GÜNLÜK _ Liquidambar orientalis
Diğer Adları: Akamber, Günnük, Sığla, Sığıla
Aile: Altingiaceae
Takımı: Saxifragales



Acıfındıkgiller familyasındandır. Yeryüzünün Üçüncü (Tersiyer) döneminden, yani yaklaşık 65 milyon yıl öncesinden günümüze kalan Anadolu Günlük ağacı (Liquidambar orientalis) dünyada yalnızca ülkemizde, Muğla ilimizin Marmaris, Milas, Köyceğiz ve Fethiye ilçelerinde yabani olarak yetişmektedir. Aynı cinsten Amerikan Günlük ağacı (L. styracifluea) ile Formoza Günlük ağacı (L. formosana) ülkemizde yetişmez. Anadolu Günlük ağacı 20 m'ye kadar boylanabilen, kışın yapraklarını dökmeyen, çınara benzeyen kalın dallı ve geniş tepeli bir bitki olup ya tek cins ya da diğer ağaçlarla birlikte ormanlar oluşturarak gelişir. Çınarınkine benzeyen ama daha küçük ve daha açık renkli olan yapraklan ince uzun saplı, 3-7 loplu ve bu lopların kenarları keskin dişlidir. Yaz mevsiminde açan çiçekleri yeşilimsi renktedir. Aynı ağaç üzerinde erkek ve dişi eşeyli çiçekleri ayrı gruplar halinde bulunur. Kapsül biçimindeki meyvelerinin içinde 1-2 tane küçük tohumu yer alır. Nemli ve humuslu toprakları seven günlük ağacı, döktüğü tohumlarla çoğalır.
Günlük ağacının odunlaşmış gövdesi üzerinde balsam kanalları vardır. Her ağaçtan iki ya da üç yılda bir, yaz mevsiminde uzunlamasına yarıklar açılarak ağacın güzel kokulu yağı (balsam) ve kabukları alınır. Bu balsam stirol adlı uçucu yağ, vanilin, rejine, sinnanik asit, stirasin ve storesin adlı maddeleri içerir. Parfümeri endüstrisinde iyi bir koku tespit edicidir (fîksatif). Günlük ya da sığla yağı denilen bu balsam, Türkiye'nin tarımda önemli bir dışsatım ürünüdür. Ayrıca tütüne güzel koku vermek üzere kullanılır. Ağacın balsamı alınmış kabukları buhur adıyla dini törenlerde tütsü olarak yakılır.
Piyasada satılan sarımsı gri renkli, bal gibi koyu kıvamlı, güzel kokulu ve acımsı tatlı günlük ya da sığla yağının tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöyle özetlenebilir:


  • İyi bir antiseptiktir. Yaraların temizlenmesinde ve iyileştirilmesinde dıştan uygulanır.
  • Ciltte ve saçlı deride de antiseptik ve temizleyici olarak dıştan uygulanır.
  • Uyuz ve mantar gibi deri hastalıklarında günlük merhemi ya da yakısı şeklinde uygulanarak asalak öldürücü ve iyileştirici etkilerinden yararlanılır.
  • Mide ve onikiparmakbağırsağı ülserlerinde yara iyileştirici niteliğinden yararlanılır. Bunun için günlük yağı sulandırılıp içine bal ya da şeker katılarak tatlandırılıp içilir.
  • Ayrıca günlük yağı balgam söktürücü, nefes darlığını giderici ve bedeni rahatlatıcı etkiler taşır. Bunun için bir önceki maddedeki gibi tatlandırılıp sulandırılarak içilir.

30 Ocak 2007

Nar

Ağaç


Nar hakkında nedense bir türlü yazamadım. Çiçeklerinin güzelliği mi? Renklerinin kendilerine özgülüğü mü? Yoksa ezelden beri var olması ve bizim ve Hristiyanlık tarihinde yer alması mı? Çekirdeklerini yiyen kuşlar sayesinde geniş bir çevreye yayılmasını bilen nar pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane bilmecesinden de anlaşılacağı gibi aslında hep bereket simgesi olmuştur. Bizim buralarda özellikle yılbaşları hala kapı eşiğinde nar kırılır. Yeni evlilerde kadın nara basar. Hep ayını amaç, bol çocuk ve bol para.

Nar Doğu Akdeniz ve Anadolu kökenli. Araplar sayesinde İspanya'ya, Granada (yani nar) kentine kadar gidip sancağına yerleşiyor.


Bei den Griechen hieß es, die Göttin Aphrodite selbst habe ihn auf Zypern gepflanzt, er war auch Attribut der Hera. Odysseus fand ihn beim König der Phäaken vor. Die Fruchtbarkeit ist mit dem Tod verbunden, wie die Eigenschaft zahlloser Muttergöttinnen als Herrin der Unterwelt oder Kriegsgöttin zeigt. So konnte die Persephone, Tochter der Erdgöttin Demeter, die Unterwelt nur mehr zeitweise verlassen, nachdem sie dort drei (oder sieben, OVID, Metamorphosen V., 533ff.) Kerne des Granatapfels gegessen hatte, ein Hinweis auf die Abläufe von Werden und Vergehen.
Eine andere Geschichte vom Ursprung des Granatapfels aus dem Kreis der orientalischen Gottheiten Dionysos und Kybele ist die von Agdistis, einem zweigeschlechtlichen Wesen.
Dionysos kastrierte Agdistis, als der gerade (weintrunken) schlief. Aus dem Blut wuchs der Granatapfel und dessen Frucht machte die Nana mit dem Attis schwanger.
In Griechenland ist es bei Hochzeiten Sitte, das Brautpaar mit getrockneten Granatäpfeln zu bewerfen. Platzt die Frucht auf und fallen die Samen heraus, so soll dieses auf reichen Kindersegen deuten.
Die Römer lernten den Granatapfel durch die Punier kennen, woher der botanische Gattungsname rührt. Plinius nahm an, diese Pflanze stamme aus Kathargo, und nannte sie Malum punicum, „Punischer Apfel” (Punier = Katharger).
Die Parsen, Anhänger des iranischen Religionsstifters Zarathustra, fertigen aus den Zweigen des Granatapfelbaums heilige Besen. Auch bei Geburt und Tod hat die Frucht ihre Bedeutung. Dem Neugeborenen wird ein Faden gegeben, der sie Zeit ihres Lebens begleitet und bei der Übergabe dessen werden Kerne des Granatapfels geworfen. Beschließt der Parse sein Leben, träufelt man dem Sterbenden Granatapfelsaft in den Mund (GANDHI, 125)
Die iranische Aredivi Sura Anahita, Göttin von Wasser und Fruchtbarkeit, wird mit einer Granatapfelblüte vor ihren Brüsten dargestellt.
Ab dem christlichen Mittelalter wurde der Granatapfel zum Symbol der Maria und als Reichsapfel zum Symbol der Herrschertugend. Albrecht Dürer stellt Kaiser Maximilian I. mit einem angeschnittenem Granatapfel in der linken Hand dar. Hierin ist ein Bezug zur germanischen Vorstellungswelt erkennbar, in der nur ein fruchtbarer König seinem Lande Segen bringt (Königsheil).
Die Bibel berichtet, wie dem alterndem König David die junge Schönheit Abischag zugeführt wird, um dessen Lenden zu erhitzen (1. Könige 1-4.). Der Versuch schlägt fehl und wenig später verliert David den Thron.
Der Granatapfel gilt als Aphrodisiakum und ist daher Bestandteil vieler Liebestränke.
Der Stein Granat verdankt seiner Ähnlichkeit mit der Blüte des Granatapfels seinen Namen.


Nar suyu girmeyen eve doktor girer

Kalbi koruyan, damar tıkanıklığını önleyen nar, kansere karşı da etkili
AYŞEGÜL AYDOĞAN

Florida'da, 6-9 Mart tarihleri arasında yapılan Amerikan Kardiyoloji Koleji toplantısına katılan, Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi kardiyologlarından Doç. Dr. Özgen Doğan, yapılan son araştırmaların, nar suyunun damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtti.
Nar suyunu tablet haline getirme çalışmalarının gündemde olduğunu vurgulayan Doğan, şu bilgileri verdi: "Hayvan deneylerinde, nar suyuyla beslenme sonrasında damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 geriledi. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar suyunun, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi. Bu sayede tansiyon yüzde 5 düşürüldü."

10 bardak yeşil çay yerine geçiyor

Narda, kansere karşı koruyucu antioksidanlar bulunuyor. Nar suyundaki antioksidan miktarı, kırmızı şarap, yeşil çay, kızılcık ve portakal suyuna göre 3 kat daha fazla.
1 bardak nar suyu, 2 kadeh kırmızı şarap, 10 bardak yeşil çay ve 4 bardak kızılcık suyu ile aynı seviyede antioksidan madde içeriyor. Narda ayrıca C vitamini, demir ve potasyum var.

NAR

Nargiller familyasından; Akdeniz bölgesinden Japonya'ya kadar yabani olarak yetişen canlı kırmızı çiçekli, dört köşe dallı, hafifçe dikenli bir ağaççıktır. Yaprak kenarı ve sapı kırmızımtraktır. Çiçekleri parlak kırmızıdır. Meyvesi portakal büyüklüğünde, esmer kırmızı renkli, çok tohumludur. Yenen kısmı, tohumlarının etli ve bol usareli kısmıdır. Ağacın gövde, kök ve dal kabukları; nişasta, mannit, reçineli maddeler, asitler, tanen, punicin ve olkoloidler taşır. Nar kabuğundan yapılan ilaçlar tenya düşürmek için kullanılır.
Nar, şifalı bitkiler literatüründe yer alır. Genellikle besleyici ve tedavi edici ilaç ve panzehir olarak ağız yoluyla çeşitli karışımlarla birlikte yenilir ve içilir, haricen de merhem olarak kullanır. Onun sadece meyvesi değil, çiçeği, çekirdekleri, suyu ve kabukları da çeşitli karışımlar halinde tıbbi olarak kullanılır. Narın vücudu ve kalbi kuvvetlendirme, ishali kesme, şerit düşürme, burun poliplerine faydalı olma gibi yararları bulunmaktadır. Ancak içerdiği bazı kimyevi maddeler yüzünden mide ve bağırsak hastalığı olanların, küçük çocukların ve hamilelerin fazla kullanmamaları tavsiye edilir.
Tatlı nar midede çabuk çözüldüğü için hazmı kolaydır. Ancak zaman zaman midede şişkinlik ve gaz meydana getirdiği için ateşli hastalığı olanlara iyi gelmeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca tatlı nar mideyi kuvvetlendirir, boğaza ve akciğerlere faydalıdır, öksürüğe iyi gelir. Ekşi nar ise mide yanmalarına karşı faydalıdır, diğer narlardan daha fazla idrar söktürür, ishali ve kusmayı keser, karaciğer hararetini söndürür, kabızlığı giderir, kalp ve mide ağzındaki ağrılara iyi gelir.
Suyu zarıyla birlikte çıkarılıp bal ile merhem kıvamına gelinceye kadar pişirilip diş etlerine sürüldüğünde diş eti tahrişine iyi gelir. Dolama / tırnak iltihabı ve cerahatli yaraların tedavisinde nar çekirdeğinin balla birlikte karıştırılarak merhem halinde tatbik edilmesi tavsiye edilir. Nar çiçeği de yaralar için kullanılır. 29 Eylül 2006 / Cuma

*********
Kutsal kitaplarda adı sıkça anılan ve sonbahar mevsiminde sevilerek yenilen nar meyvesini veren Nar ağacı, Nargiller'in örnek bitkisidir. Çeşitli kaynaklarda narın anayurdunun, Anadolu'yu da içermek üzere Batı Asya'nın çeşitli ülkeleri olduğu belirtilmektedir.
Çekirdeklerinin kuşların dışkısıyla taşınmasıyla günümüzde pek çok ülkede, ülkemizde ise başta Ege ve Akdeniz bölgeleri olmak üzere iklimi uygun birçok yörede nar ağacı yetiştirilmektedir. Ekonomik ömrü 30-50 yıl olan ve 4-5 m'ye kadar boylanabilen nar ağacının, 100 yıl kadar yaşayabilen güçlü bir kök sistemi vardır.
Bitkinin ince, eğri ve toprak düzeyinden başlayarak birçok sürgün vererek dallanan gövdesi, âdeta bir çalı görünümünde olur. Üst yüzeyi yeşil ya da koyu yeşil renkli yaprakları ince, uzun ve mızrak biçimli olarak dallarda karşılıklı dizilidir. Nisan-mayıs aylarında açmaya başlayan özel nar kırmızısı ve ender olarak sarı ve beyaz renkli çiçekleri, sürgünlerin uçlarında 1-5 adet olarak bulunur. 50-70 gün kadar çiçekli kalan ve bir süs bitkisi gibi güzel olan nar ağacının meyvesinin gelişme dönemi 120-160 gündür.
Sonbaharda olgunlaşan nar, üstten basık küre biçiminde ve iri portakal büyüklüğünde olup 1-5 mm. kalınlığında sarı, yeşil-sarı ya da kırmızı renkli derimsi yapılı bir kabukla kaplıdır. Bu kabuğun altında, her meyvede ortalama 1.000 adet olan ve yenilen nar taneleri bulunur.
Taneler, kabuğun içe doğru uzantısıyla oluşan odacıklarda yer alır. içlerinde, meyvenin tohumu olan çekirdekleri vardır. Olgunlaşan narlar tatlı, mayhoş ya da ekşi tatta olup tazeyken yenilir ya da sıkılıp suyu çıkarılarak, meyve suyu, şurubu ve şerbeti yapılarak tüketilir.

BESİN DEĞERLERİ

100 gr. taze narın içerdiği önemli besin değerleri şunlardır: 63 kalori; 0,5 gr. protein; 16 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,3 gr. yağ; çekirdekleriyle birlikte yenilirse yüksek oranda lif; 8 mgr. fosfor; 3 mgr. kalsiyum; 0,3 mgr. demir; 3 mgr. sodyum; 259 mgr. potasyum; eser miktarda A vitamini; 0,03 mgr. B1 vitamini; 0,03 mgr. B2 vitamini; 0.3 mgr. B3 vitamini ve 4 mgr. C vitamini.

SAĞLIĞIMIZA YARARLARI

Yukarıdaki değerlerin incelenmesinden görüleceği gibi nar, özellikle potasyum ve karbonhidrat yönünden değerli bir besindir. Bunun yanı sıra narın, sağlığımıza yararlı şu etkileri de vardır:

o Nar meyvesinin kabuklan, doku büzücü etkisiyle peklik vericidir: Bunun için nar kabukları iyice kıyılıp bunlardan 2-3 tatlı kaşığı alınarak üzerine bir bardak kaynar su dökülür. 10-15 dakika kadar demlendirilerek bir infüzyon elde edilir. Bu infüzyondan günde iki kez, sabah ve akşamları birer bardak içilir.

o Yukarıda tanımı verilen infüzyonun aynı dozda içilmesi, bedende tenya düşürücü etki de yapar.

o Nar kabuklan, aynı etkilen nedeniyle şiddetli diyare ve dizanteriye karşı da kullanılır: Bu etkiyi sağlamak için narın taze ya da güneşsiz, havadar bir yerde kurutulmuş kabuklarından 2-3 tatlı kaşığı alınıp bir bardak suyun içinde kaynama noktasına kadar ısıtılır. Daha sonra kısık ateşte ısıtma 10-15 dakika daha sürdürülüp bir dekoksiyon elde edilir. Bu dekoksiyondan günde iki kez, sabah ve akşamları birer bardak içilir.

o Kurutulmuş ve öğütülmüş nar kabukları, yine aynı etkisi nedeniyle yaralara serpilerek kanı kesici olarak kullanılır.

o Olgun nar tanesinin sıkılıp suyunun içilmesi ya da nar taneciklerinin bolca yenilmesi idrar söktürücü, sindirimi kolaylaştırıcı ve tonik (bedeni güçlendirici) etkiler yapar.

AĞACININ ÜRETİLMESİ
Nar ağaçları tohumuyla, obur dallarından alınan çelikleriyle, daldırılmasıyla, dip sürgünleriyle ya da aşılanma yoluyla çoğaltılır. Bizim için en doğrusu, inanılır profesyonel üreticiden türü belli ve sağlıklı fidanları alıp bahçemize dikmek olacaktır.

AĞACININ YETİŞTİRİLMESİ

İklim isteği: Nar ağacı için, uzun süren sıcak ve kurak yaz mevsimi ile ılık ve yağışlı kış mevsimi geçiren bölgeler uygundur. -10 dereceye kadar düşen sıcaklığa dayanabilen nar ağacı, -20 derece sıcaklıkta bütünüyle ölür. Yazın yağan yağmurlar, meyve kalitesinin bozulmasına neden olur, kurak geçen yazlar, iyi ürün alınmasını sağlar. Ancak, nar ağacı, kesenkes bol güneş gören yerleri yeğler.

Toprak isteği: Nar ağacı toprak yönünden seçici değildir. Silisli, çakıllı, kumlu, kireçli, killi ve hatta ağır killi, asitli ya da alkali topraklarda yetişebilen nar ağacı, tuzluluğa da orta derecede dayanıklıdır.

Sulama: Nar ağacı, yıllık ortalama 50 mm'lik yağışı yeterli bulmakla birlikte uzun süren kuraklık dönemlerine de dayanabilir. Ama, böyle durumlarda meyve veriminde ve kalitesinde çok düşme görülür. Genel olarak ağacın odun gözlerinin sürüm dönemi olan şubat-mart aylarından eylül-ekim aylarına kadar, ağacın toprağının nemli tutulmasına önem verilmelidir. Ancak meyvelerin olgunlaşmasından 10-15 gün kadar önce sulama kesilmezse kabuklarında çatlamalar görülür ve ürünün değeri düşer.

Gübreleme: Nar ağaçlarına, ilkbahar ve sonbaharda, bütün kök bölgesini kaplayacak ve toprakla karıştırılacak şekilde çok iyi yanmış çiftlik gübresi verilir. Ağaçların altına bakla ekilmesi ve ürün alındıktan sonra tüm bitkinin, kökleriyle birlikte toprağa gömülmesi de yeşil gübre ve azot desteği olarak ağaca yarar sağlar. Ayrıca nar ağaçlarının altına fosfor ve azotça zengin kompoze fenni gübreler de serpilir.

Budama: Tüm meyve ağaçlarına olduğu gibi nar ağaçlarına da şekil, ürün ve gençleştirme budaması olarak üç tür budama uygulanır. Bu işlerin, ağacı iyi tanıyan kişiler tarafından yapılmasında yarar vardır.

Hasat (Derim): Nar meyveleri, çeşidine özgü iriliğe ulaştığı, kabuğun zemin rengi yeşilden sarıya döndüğü ya da kırmızı narlar tam kırmızı rengini aldığı zaman ve meyve üzerindeki erkek organ ipçikleri kuruduğu dönemden başlayarak hasat edilir.
Hasat işlemi keskin bir bıçakla, meyvenin kabuğu çizilmeden ve örselenmeden, özellikle meyve yere düşürülmeden yapılır. Ağaçtaki meyvenin olgunlaşması farklı zamanda gerçekleşebileceğinden, hasat işlemi 2-3 seferde bitirilir. Olgunlaşmış narların kabuğu, ilk yağıştan sonra çatlar ve meyve pazarlama değerini yitirir. Bu nedenle yağışlardan önce hasat yapılıp bitirilmelidir. Meyveler makasla, üzerlerinde 1-2 mm. uzunlukta sapı bırakılacak şekilde kesilmeli, hasat yapılırken sapla birlikte kesinlikle meyvenin kabuğu sıyrılıp kabartılmamalıdır.

Hastalık ve zararlılarıyla mücadele: Nar ağaçlarına dadanan hastalık ve zararlılarla, tarımsal kurumlara başvurularak edinilen bilgi ve ilaçlarla düzenli ve eksiksiz mücadele yapılmalıdır. Hele ürün toplama zamanı tatlı narlara dadanan sıçanla mücadele hiç aksatılmamalıdır.
http://www.bilgilik.com/makale/saglik/besinler_ve_ozellikleri/nar_odev.html

20 Ekim 2006

Yalancı Karabiber _ Schinus molle


Üç yıldır bahçe yolumuzu süsleyen, gençliğine karşın iki katlı evi çoktandır kem gözlerden saklayan karabiber ağacımız (yalancı) son yağmurlara yenik düşüp boylu boyunca devrildi. Kökleri bu kadar yüzeysel mi anlayamadım. Tam da ilk kez biberlerini vermeye başlayacaktı. Bundan ders alıp hemen öteki uçtaki ağacı sağlam bir destekle koruma altına aldık. Devrilen ağacı mecburen keserken ortalığı yoğun bir karabiber kokusu sardı. Zaten ağacın en güzel taraflarından biri, yaprağını bile ellesen mis gibi bir karabiber kokusuyla karşılaşmak.
Sapindales sülalesinin mensubu olan yalancı karabiberin akrabaları arasına sumak, sakız (dolasıyla şam fıstık) ve tüm çeşitliliğiyle narenciye giriyor.

19 Temmuz 2006

Ceviz

Ağaç
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,

koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbula.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.

Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbulu.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nazım HiKMET

Ceviz hakkında mitolojik bilgiler edinmeye çalıştım. Tek öğrenebildiğim, Yunan ve Roma mitolojisinde tanrıların yiyeceği olarak geçtiği. Latince ismindeki regia (hükümran mı?) eki de burdan geliyormuş. Günümüzd e Noel ağaçlarını altın yaldıza batırılmış cevizlerle süsleme geleneği, tek tanrılı dinler öncesinde cevizin en azından Ortadoğu'da kutsal sayıldığına işaret ediyor olabilir. En azından İsa'ya inananlar arasında ceviz bolluk ve bereketi simgeliyor. Gelin odalarına cevizler atmak adettenmiş
Kutsal sayılmamış olması zaten mümkün değil. Zira yaklaşık 100-150 yıl yaşayan ceviz ağacı, ömrünün yarısını bizi cevizleriyle besleyerek geçiriyor. Sonra da mobilyacılığın baş tacı oluyor.
Anladığım kadarıyla ceviz biçimi itibarıyla da insanların ilgisini çekmeye devam ediyor. Cevizin dışındaki yeşil kabuk kafa derimize, kahverengi sert kabuğu kafatasımıza, sarı ince kabuğu beyin zarımıza, cevizin kendisi de beynimize benzetiliyor. Yalnıca cevizde bulunan gümüş iyon da cabası.
Ceviz Ağacı İle Topal Yunus'un Hikayesi
Burda bir dostumuz var:
Çerkeş'in
Kavak köyünden.
Büyük kitaplar gibi
içinde bir şeyler saklı.
Akıllı adamlara
ajans haberlerine
ve bilmeceye meraklı.
Adı: Yunus.
Ateşimizi yakıp
suyumuzu veriyor.
Ağaçlardan
ve günlerden konuşuyoruz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri.
Şimdilik
sohbetimizde kederi:
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...

Onu tanıyoruz:
avlunun içinde
kapının solundaydı.
Ve altı yaşında
dalından düştü Yunus,
topallığı ondandır.

Öküzler topalları sever,
çünkü topallar ağır yürürler.
Öküzler topalları sever,
ceviz ağaçları sevmez topalları:
çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere,
çünkü üzerlerine çıkıp
silkeleyemezler dalları.
Ceviz ağaçları sevmez topalları...

Bir acayiptir muhabbet bahsi:
mutlaka kendini dereye atmaz
sevilmeyenlerin hepsi.
İnsanların hünerleri çoktur:
insanlar
sevilmeden de sevmesini bilirler...

Bir acayiptir muhabbet bahsi,
bir acayiptir
ceviz ağacı ile
topal Yunus'un hikâyesi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Ve Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman,
kadınlardan önce uyanırdı dalları.
Altından geçerken düşünürdü Yunus...

..... Düşünmek:
ne mukaddes bir iş
ne felâket
ne de bahtiyarlıktı,
ve ölüm:
mutlaka varılıp dönülmeyen,
fakat üzerinde düşünülmeyen
bir köydü Yunus için...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu,
rüzgârda konuşurdu kendi kendine,
dalları yukardan Yunus'a bakar...
..... Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü,
dünyanın yuvarlak olduğunu
ve güneşin etrafında döndüğünü
bilmiyordu Yunus.
Bunları biz anlattık ona
şaşıp kalmadı...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Üç kişi el ele versen
kütüğünü çeviremezdin.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Her gece altında otururdu Yunus...

..... Çinli müslümanlara,
burunları tek boynuzlu gergedanlara,
ve bir damla suda bir milyon mikroba dair
fikri yoktu Yunus'un.
Bunları bizden öğrendiği gün
hayret etmedi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Toprağın içinde gider kökleri,
karanlık bir sudur tepende akar.
Her akşam altından geçerdi Yunus...

..... Bir gün ateşimizi yakıp
verirken suyumuzu:
«- Biz hizmetkârınız senin,
sen efendimizsin» - dedik.
Şaşırıp kaldı Yunus...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Rüzgârda konuşurdu kendi kendine.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Karanlık bir sudur tepende akar,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları, yukardan Yunus'a bakar...

«- Köy işi zordur katiyen
vücut ezilir bir defa.
Toprağa çömelip bak dört tarafa:
bela hangi inde pusmuş
bilinir mi?
Mümkünü yok vurulsun...»

Vurmuş belâ, ciğerinden Yunus'u...

«- Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
Geldik
gidiyoruz öylesine...
Tevatür güzelmiş İstanbul şehri,
varıp görülmesi nasibolmadı.
Velâkin niye tiftiği yok
altmış haneden otuzunun? ...»

Tiftiği yoktu Yunus'un...

«- Attığın taş
dediğin kuşu vurmuyor.
Dünya trene bindi.
Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.
Elimiz ayağımız: öküz.
Çok zor olur öküzü satmak,
yarı ölümdür yani.
Öküz gitti mi korkulursun...»

Sattılar öküzünü Yunus'un...

«- Herhal yolların sonu göründü.
Bu olan işleri akıl almaz.
Toprak sabuna döndü
kayar insanın elinden.
Cümle mahlukatın mekânı vardır
kurdun mekânı olmaz.
Toprağın elinden kaydı mıydı
bir mekânsız kurt olursun...»

Kaydı toprağı elinden Yunus'un...

Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu.
Yunus durmadan
Yunus kaybettikçe onu düşünür,
o, bir şey isteyip bir şey sormadan
rüzgârda konuşurdu kendi kendine...

Çocuklara ana,
tohuma toprak
ve karı lâzımdır erkek kısmına...

Bir kız kaçırdı Yunus:
Çünkü düğün pahalı
kız kaçırmak ucuz...

Fakirin karısı kavi olmaz...

Ve bir gün
Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman
giderlerdi.
Yunus'un arkasında yuvarlandı yere,
kırmızı peştemalının içinde ölüverdi...

Topraksız, öküzsüz ve kadınsız,
kaldılar dünyada bir başlarına
ceviz ağacı ile Yunus.
Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a.
El toprağında ter döker oldu.
Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp
uyumaz beklerdi sabaha kadar.
Yalnızlık umrunda değil cevizin,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları yukardan Yunus'a bakar...

Cevizden konsol yaparlar,
topal Yunus ne işe yarar?

Zemheriler geldi barınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Gayrı daha fazla sürünemezsin.
Sat Yunus cevizini...

Yün yorgan değil bu sarınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Bir cansız ağaçtır yaranamazsın.
Sat Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Mekânsız kurda mekândı.
Cevizden konsol yaparlar.
Yarı ağaç, yarı insandı.
Sat Yunus cevizini...

Cenaze çırçıplak, kara uzandı.
Cevizden konsol yaparlar.
Kesildi dalları, dallar budandı.
Sattı Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Sabahın sahibi vardır.
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri...
Şimdilik
sohbetimizde kederi:
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...
Nazım Hikmet
Ceviz ağacı çok zor meyve veren bir ağaç. Söylendiğine göre dedeler torunları için ekermiş, cevizlerini torunlar yesin diye. Ama şimdi aşılı ağaçlar var. 4-5 senede ceviz veriyor. Cevizler hakkındaki söylentilerden biri de ağacı evin fazla yanına dikmemek gerektiği. Yaydığı koku insanı ağırlaştırırmış. Sürekli bir uyuma hissi değil, daha çok elini kolunu kıpırdatamamak...
Bilmem bunun cevizin salgıladığı 'juglan' adlı maddeyle bir alakası var mı? Cevizler yerlerine çok kıskanç. Su, besin maddesi ve güneş ışığını kimselerle paylaşmamaktan yanalar. Kökleri aracılığı saçtıkları bu zehirli maddenin yardımıyla başka bitkileri kendilerinden uzak tutuyorlar (allelophatie). Bu yüzden özellikle küçük bahçelere ceviz ağacı (hele o Juglans negra türü ağaçlardansa asla) dikimi yapılmaması öneriliyor. Elma, armut, süs kirazı, krizantem, krokus, zambak, bazı böğürtlen türleri, açelya, rhododendron, petunya, tütün, domates, biber, patlıcan, kabak, kuşkonmaz ceviz ağacına yanaştırılmaması gereken bitkilerden, yani neredeyse çiçeklerin ve sebzelerin tümü. Ağaç kesilse bile kökleri bu maddeyi salgılamaya daha uzun yıllar devam ediyormuş. Hoş, bizim cevize Kıbrıs Kabakları (Chayote) iki yıldır büyük aşkla sarılıp duruyor. Ne kabağa bir şey oldu ne de cevize. Ayrıca sardunya, abelya, aslanağzı, limon nanesi de hayatlarından memnun. Ama o bölgeye diktiğim laleler ve kroruslardan bu yıl hiç ses çıkmadı. Belki de ceviz ağacı yüzündendir, kim bilir.
Romalı ve Yunanlı hekimler ağacın kabuklarından bu maddeyi ayrıştırıp özellikle mantar hastalıklarına karşı kullanırmış. Pakistan'dan Küba'ya ceviz her türlü parazite, deri hastalığına karşı ilaç olarak kullanılagelmiş.
Bugün ceviz kollestrolden eklem sertliğine, erken bunamadan yorgunluğa her derde deva addediliyor.

Ceviz ağacı (Juglans regia), Karpat dağlarından güneyden itibaren Doğu Avrupa ve
Türkiye, Irak, İran'ın doğusundan ve Himalaya dağlarının ötesinde
kalan ülkeleri içeren geniş bir alanın tabii bitkisidir. Vavilov, cevizin
orijin merkezlerine Orta Asya ve Yakın Doğu'yu, Okmanich ise
sekonder merkez olarak Moldavya'yı da ilave etmiştir
Akçaabat (Trabzon) dolaylarında, Pliyosen-Kuvaterner çökellerinde bir
fosil ceviz meyvesi bulunmuştur. Fosil ceviz örneğinin bulunduğu jeolojik birim, Akçaabat-Trabzon'da, Kalanema Deresinin Karadeniz'e döküldüğü yere yakın, vadi içinde
yüzeylenmiştir.

Ceviz ağacı daha yapraklanmadan, Mayıs' ta çiçeklenir. 25-30 m kadar yüksekliğe ulaşabilen, kışın yaprak döken gösterişli bir ağaçtır. Yapraklar tek tüysü, yaprakçıklar tam kenarlı ve
kuvvetli kokuludur. Drog elde etmek için yapraklar Haziran ve Temmuz aylarında toplanır, havadar ve gölgeli bir yere serilerek kurutulur ve ince kıyılarak hava almayan kaplarda saklanır. Ceviz ağacı, Kuzeydoğu ve Doğuanadolu' da yabani olarak yetiştiği gibi, bahçelerde de
yetiştirilmektedir. Yaprakları tanen, eterli uçucu yağ,
juglan (mantar hastalıklarına karşı etkili), C vitamini ve flavonlar içermektedir.
Ceviz yaprağının kan durdurucu-sıkıştırıcı (
astringent), kuvvetlendirici (tonik)
ve bağırsak kurtlarını veya solucanlarını düşürücü (antihelmintik) etkisi
vardır. Yaprak çayı, sindirim bozukluklarında, kabızlıkta, iştahsızlıklarda ve kan temizliğinde etkilidir. Başarıyla kullanıldığı öteki hastalıklar ise sarılıktır.
İştah açıcı, kan şekerini düşürücü ve kuvvet verici etkileri vardır. Deri hastalıklarında antiseptik olarak haricen kullanılır. Ceviz yaprağı kaynatılarak tüm sıraca (
scrofula), frengi (sifilis), egzema
(
mayasıl), uçuk (herpes) ve raşitik hastalıklarda, kemik çürümesinde,
kemik deformasyonunda ve ayrıca, iltihaplı el ve ayak tırnaklarında
kullanılabilen çok etkili bir banyo katkısı elde edilir. Favus ve uyuz hastalıklarında hasta bölgeler taze ceviz yaprağının kaynama suyu ile yıkandığında kısa sürede düzelme görülecektir. Bu suyla
yapılan banyolar, yıkamalar, ergenlik sivilcesine, iltihaplı egzemalara, ayak terine ve kadınların akıntılarına iyi gelir. Ağız boşluğu iltihabı, dişeti, boğaz ve gırtlak hastalıklarında gargara yapılmalıdır.

Ceviz yaprağının kaynama suyu banyo suyuna eklendiğinde donuk kabarcıkları iyileşir. Ceviz yaprağı kaynama suyu, hızlı saç dökülmelerinde de kafa derisine friksiyon yapmakta
kullanılır. Bu sıvı ayrıca kafa bitine karşı da çok etklidir.

Haziran ortasında toplanan cevizlerden mide, karaciğer ve kanı temizleyen, mide yorgunluğunu ve bağırsak çürüklüğünü gideren çok etkili bir ceviz tentürü elde edilir. Bu tentür, ayrıca kan koyuluğuna karşı da çok yararlıdır.

Kullanım Biçimleri:

Çay: Yarım veya bir tatlı kaşığı ince kıyılmıs yaprak 1 su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 4-5 dakika demlendirilir ve süzülür... Gün boyunca 1 veya 2 bardak yudumlanarak içilir.

Banyo ve Yıkama Katkısı: Tam banyolar için; iki büyük avuç ince kıyılmış yaprak aksamdan 2-3 lt suya eklenir. Sabahleyin hafif ateşte 4-5 dakika kaynadıktan sonra süzülür ve banyo suyuna
eklenir.
Gerektiğinde bitki miktarı bir misli arttırılabilir.


Tentür: Haziran ortasında, 20 kadar taze ceviz dörde bölünerek bir cam kavanoza koyulur ve üstüne 1 lt konyak eklenir. Konyak cevizlerin üstünü en az bir parmak örtmelidir. Ağzı iyice kapanan kavanoz 14 gün boyunca güneşte veya sıcak bir ortamda, arada bir çalkalanarak
bekletilir. Sonra süzülerek koyu renkli şişelere doldurulur. Gereğine göre 15-20 damla alınır.

Bahçede iki ceviz ağacımız var. Birini normal ceviz diye aldık, diğerini ise aşılı ve bodur diye. Ama her ikisi de bu yıl meyve verdi. Aşılı diye bildiğimiz daha çok (belki 8 belki 10 adet), öteki daha az. Bir de söylentilere göre suyu çok seven ceviz, ayaklarının ıslak kalmasından da nefret edermiş. Oysa bizdeki aşılı olan kışları akan deremizin yanı başında serpilip duruyor. Bakalım ne olacak.
Bu arada ceviz (Juglans), cevizgiller (Juglandaceae) ailesine mensup. Üst sıralama Fagales.

Güneş içeri doktor dışarı derler ya aynısı ceviz için de geçerli. Çok değil günde yalnızca 4 ceviz yemek, özellikle sinsi hastalıklara karşı ciddi bir önlem. Mesela kemik erimesini durdurmakla kalmıyor, kemiklerin yeniden sağlamlaşmasına da yol açabiliyormuş. Şeker hastalığı, kolestrol, artrit vs vs...

10 Haziran 2006

Musaceae, yani kısaca Muz

Ağaç


Muzları bahçede hazır buldum. Değişik yaprak şekilleriyle kuyunun başına adeta tropik bir hava katmışlardı. Sonra kış geldi, yapraklar sarardı ve içimden bunca pisliği kökünden söküp atmak geldi. Yapraklarını temizlemek için kesmeye başladım, her tarafım sırılsıklam oldu. Ve muzlar o andan itibaren beni şaşırtmayı sürdürüyor.
Bir kere içleri gerçekten su dolu. Susuz kalındığında kesilecek bir yaprak insanı ölümden döndürebilir.
Çoğalma süratleri de inanılmaz. Hep de dairesel bir çoğalma şekli sergiliyorlar. Büyük bir muzun etrafında halkalanmış küçük muz ağaççıkları. Çünkü gerçekten en ufak halleriyle bile büyük muz ağaçlarının bire bir kopyaları.
Çiçek açma şeklini de uzun bir zaman anlayamadım. Önce yukardaki resimde görüldüğü gibi bir kese uzatıyor. Sonra onlar yukardan başlayarak kat kat açılıyor. Her katta... Tarifi zor, en iyisi resimlere bakmak.














Bu ele balmumundan bir şey gibi gelen çiçekler sonra nasıl bildiğimiz şu hevenklere dönüşüyor, gerçek bir muamma.


Muz kabuklarının güller için mükemmel besin kaynakları (fosfor) olduğunu duymuştum ama muz yapraklarının çok daha başka bir özelliğini keşfettim. Kuruyan yaprakları ot çıkmasını istemediğim yerlere yayıyorum. Gazete, hatta pamuklu kumaşları delip geçen otlar muz yapraklarını asla aşamıyor. Meyve veren ağacı kökünden kesmek gerektiğinden o gövdeleri de sebze 'bahçesi'nin yatak kenarlarına yatırıveriyorum. Bence toprağı organik beslemenin mükemmel yollarından biri. Yalnız ne kadar ufak olursa olsun kökleri mutlaka temizlemek gerekiyor. Yok orada da muz çıksın isteniyorsa, o başka... Göz açıp kapayana kadar yavrular baş veriveriyor.
Muz hevenkleri bilindiği gibi yeşilken toplanıyor. Onları sarartmanın pratik yollarından biri: Yeşil muzları hevenk halinde siyah bir naylon torbaya geçiriyor, içine de bir-iki elma atıyorsunuz. Elmadaki aslında kendini korumak için (allelophatie) ürettiği toksit maddelerden biri muzları kolayca sarartıyor.

1. ANAVATANI, YAYILIŞI, DÜNYA VE TÜRKİYE’DE ÜRETİMİ
Muz, Güneydoğu Asya’dan çıkmıştır. Anavatanı Güney Çin, Hindistan ve Hindistan ile Avustralya arasında kalan adalardır. Muzu ilk kültüre alanların balıkçılar olduğu sanılmaktadır. Balıkçılar ağ yapmak için muzun yapraklarından yararlanmışlar ve bu şekilde tarımı başlamıştır. Muzla ilgili ilk eser M.Ö. 600-500 yıllarına aittir ve Hindistan’da bulunmuştur. Muz bitkisi ülkemize ilk defa 1750 yıllarında Mısır’la ilgisi olan zengin bir aile tarafından süs bitkisi olarak, Mısır’dan Alanya’ya getirilmiştir. O yıllarda daha çok süs bitkisi olarak yetiştirilen Muzun meyve verdiğinin görülmesi üzerine, 1930'lu yıllardan sonra meyvesi için ticari amaçla yetiştirilmeye başlanmıştır. Bugün ülkemizde sadece Anamur, Bozyazı, Gazipaşa ve Alanya ilçeleri ile
çevresinde Musa Cavendish dediğimiz bodur muz üretimi yapılmaktadır.

Dünya Üretimi : Dünyadaki muz üretimi en fazla Asya kıtası ülkelerinde yapılmakta, bu kıtayı sırasıyla Güney Amerika, Orta Kuzey Amerika, Afrika, Okyanusya ve Avrupa Ülkeleri izlemektedir. Dünya muz üretimi 1975 yılı istatistiklerine göre 37 milyon tondu
r. Ekiliş alanı ise 29.150.000 dekardır.

Türkiye Üretimi ve Tüketimi: Muz ülkemizde Anamur, Bozyazı, Alanya, Gazipaşa ve çevresinde, Toros dağlarının koruduğu mikroklimalarda, çok sınırlı alanlarda yetiştirilmektedir. Bu nedenle üretim miktarı azdır. 1994 de 12.000 dekar alanda 30.000 ton iken 2000 yılında 20.000 dekar alan ve 80.000 ton üretime ulaşmıştır. Ülkemizin yıllık muz tüketimi ise 400.000 ton civarındadır.

MUZUN BAZI ÖZELLİKLERİ

2.1. Tüketim Alanları

Muz yukarda anılan özellikleri yanında çiğ olarak yenebilen en güzel meyvelerden biridir. Meyve salataları arasında da yer alır. Muz yeşil iken pişirerek de yenilir.

2.2. Diğer Özellikleri

Muz, şifalı bitki, beyin gıdası veya afrodiziyak olarak ünlenmiştir. Gövdeler bir ay suda ıslatılıp, özel tarakla tarandığında ortaya çıkan elyafdan ilkel usullerle saç örgüsü gibi halat örüldüğü biliniyor. Muz liflerini Afrika’daki yerli halk, şapka, hasır ve hediyelik eşya yapım ında kullanıyor. Avrupa’da gemi halatı, oto döşemeleri yapımında kullanılıyor. Muz g
övde sinin, yaprak sapının veya salkımın suyu çok güçlü bir kan kesicidir.

MUZUN SİSTEMATİĞİ VE ÖNEMLİ ÇEŞİTLERİ

3.1. Muzun Sistematiği

Kültürü yapılan muz, Scitamineae takımı, Musaceae ailesi, Musa cinsine girer. Bu cinste çok sayıda partenokarp meyve veren klonlar vardır. Tek Çeneklidir.
Tabii bir de Almanca açıklama koymalıyım. Özellikle bir tanıma dikkat çekmek isterim (italik olarak belirtilmiştir)

Wahrscheinlich hat die Banane ihren Ursprung in Südostasien. Sie wird ca. 600 v. Chr. das erste Mal in
indischen Texten erwähnt. Bananenplantagen gab es in China schon 200 n. Chr. 650 brachten dann
islamische Eroberer die Banane nach Palästina. Von arabischen Händlern und Indo-Malayen wurde sie
in weite Teile Afrikas verbreitet. Von dort aus gelangte sie über die Kanarischen Inseln und Santo
Domingo nach Südamerika.
Die erste Plantage in Mittelamerika wurde 1502 von portugiesischen Siedlern gegründet.

02 Haziran 2006

Eriobotrya japonica _ Yeni Dünya

Ağaç



Yeni Dünya da tabii ki çoğu yenilebilir meyve gibi gülgiller (Rosaceae) ailesine mensup, hem de elma, armut, ayva gibi meyvelerle aynı alt bölümde (Maloideae). Şeftali, erik, kayısı, vişne, kiraz vs gibi sert çekirdekli tabir edilen diğer meyveler gene gülgillerden olup başka bir alt aileye mensup: Prunoideae.
The rose is a rose
and was always a rose;
But the theory now goes
That the apple's a rose,
And the pear is, and so's
The plum, I suppose.
The dear only knows
What will next prove a rose.
You, my love, are a rose,

but were always a rose.

- Robert Frost, "The Rose Family


İngilizce bilmeyenler kusura bakmasın, ama şiirde özetle her bitkinin altından gül çıktığı söyleniyor.

Yeni Dünyaya gelince: Loquat, Brasilianische Aprikose, Japanische Mispel, Wollmispel, Nespoli (İtalyanca), Nispero (İspanyolca), Nespera (Portekizce), Nyespro (Katalanca), Sheseq (İbranice), Pinyin _ Pipa (Çince), Biwa (Japonca), Askidinya _ Akkidinya (Arapça), Akkadeneh (Lübnanca), Mousmoula _ Mespilia (Yunanca), Muşmula _ Yeni Dünya _ Yedi Dünya _ Malta Eriği (Türkçe).
İstanbullular bu meyveye neden Malta Eriği demiş, belli değil. Malta Adasında bu meyvenin izine rastlanmamış, eskiden yokmuş, şimdi var mı onu da bilemem.
Anavatanının Çin'in güneydoğusu olduğu söyleniyor. Dona oldukça dayanıklı olmakla birlikte çiçek ve meyve vermesi için sıcağa ihtiyaç duyduğundan (en az 15 derede) ılıman kuşakta daha kolay yetişiyor. Yetişiyor lafı arsızlığını pek ifade etmiyor. Çünkü yediğimiz meyvelerin toprağa düşen çekirdeklerinden en çabuk biten meyve yeni dünya (dut ve incirden sonra). Bir tane meyve ye, çekirdeğini toprağa at, seneye bak, o tipik yaprakları boy göstermiş bile... Bu yapraklar çizgi çizgi ve hafif derimsi, oldukça da büyük (30 cm'i bulabiliyor). Salkım halindeki sarı-bej çiçekleri Kasım- Aralık'ta açıyor ve çok tatlı bir kokusu var. Arılar bu kokuya deliriyor. Söylentilere göre çoğu çiçekten sarhoş olurmuş. Bizim beton avlulu öteki evde Yeni Dünya Ağacının altı bu yüzden Kasım_Aralık aylarında arı mezarlığına dönerdi.
Tıpkı narenciyenin meyvesi gibi yeni dünya da tüm bir kışı meyve hazırlığıyla geçiriyor. Bu arada eskimiş yapraklarını atıyor (bu arada yaz kış yapraklarını dökmeyen, her daim yeşil bir ağaç olduğunu hatırlatmakta yarar var), baharla birlikte yeni sürgünler veriyor. Salkımlar öylece duruyor. Sonra havalar ısınıyor, birden salkım uçlarında küçük yeşil toplar beliriyor. Büyüyür, derken sararıyorlar. En güzelleri turunculaşmış olanlar. Ne yazık ki her sene aynı hataya düşüyorum, biraz daha olgunlaşsınlar, biraz daha tatlansınlar diye beklerken, meyveler aaa, yeter artık, sıkıldık deyip hafif buruşmaya, arkasından da lezzetini yitirmeye başlıyorlar. Bu yıl güya bol bol toplayıp reçel denemesi yapacaktım ama havalar çabuk ısındığından mıdır nedir, meyveler çabuk eridi, yani seneye...
Ağacın kendisi de çok güzel. Büyüdükçe dev bir şemsiyeyi andırıyor. Bazı hastalıkları olduğu söyleniyorsa da bordo bulamacı, arap sabunu- ispirto sıkmanın ötesinde herhangi özel bir bakım ihtiyacını bana hiç hissettirmedi. Ayrıca arılar da çok sevdiğinden aman yanılıp da zehir falan atmayın. Arılar da ölebilir!
Yeni Dünya çocukluğumun ağacıdır. Sabahları gözlerimle onu tepeden toprağa süzmezsem o gün işim rast gitmez.

07 Aralık 2005

Dut

Ağaç
Aile: Moraceae _ Dutgiller
Tür:
Morus alba
Morus nigra
Morus pendula /Ters Dut

Ficus türleriye, yani incir ve kauçuk ağacı ile yakın akraba olan dutun (diğer bir akraba da yalancı portakal diye bilinen Maclura pomifera-osage orange) anavatanı Asya. Avrupalıların henüz mağaralarda yaşadığı MÖ 4000'de Çinliler bu ağacın ekimini yapmışlar. İpek böceği yetiştiriciliği için özellikle beyaz dut (Morus alba) vazgeçilmez. Odununun külleriyle şeftali ağacından elde edilen reçinenin karışımı Taocu tıpta 'Ölümsüzlük Hapı' diye adlandırılıyor. Ancak don tehlikesi tamamen geçince tomurcuklarını açtığından ağaç Yunanlılarca bilgeliğin simgesi sayılırmış.


1.1. Akdut: Anayurdu Çin olan dutun XII. Yüzyılda Anadolu’ya getirildiği sanılıyor. Yavaş gelişir, uzun ömürlüdür. Bazı bölgelerimizde yaprağı ipekböceği beslemede kullanılır. Önceleri sarı iken sonradan kahverengiye dönüşen odunu, çalgı yapımında kullanılır. Ayrıca marangozluk işlerinde, araba yapımında, gömme süsü işlerinde, yakacak olarak kullanılır. Meyvesi taze olarak tüketilir. Ayrıca dövmesi, pekmezi, pestili yapılır. Ülkemizin bazı yörelerinde dut rakısı da yapılmaktadır.

a) Dut Kurusu: Önceleri yeşil iken olgunlaşan dut zamanla beyaz, daha da kuruduktan sonra sarımsı ve kahverengi bir renk alır. Bez üzerinde kurutulan dut tenekelere ya da naylon torbalara konularak saklanır. Tenekeye doldurulurken bazıları bir kat dut bir kat pestil, bir kat dut bir kat kayısı çekirdeği koyarak bastırıp saklarlar. Kış günlerinde kayısı-badem çekirdeği, ceviz, pestil, kavurga, hedik ile birlikte yenilir.

b) Dut Dövmesi:Akşamüzeri dut kurusu havanda ya da sokuda dövülür ve bir kaba konularak saklanır. Kışın dut kurusu gibi tüketilir. İnsanı tok tutan bir yiyecektir.

c) Dut Pekmezi:Dut en çok pekmez olarak değerlendirilir. Dut ağacı olan mutlaka pekmez yapar. Olgunlaşmış dutlar büyük bir kaba konulur. Üç teneke dut, bir teneke su hesabı ile karıştırılarak ezilir. Büyük bir leğen (teşt) üzerine gecgere adı verilen basamakları sık, kısa merdiven biçimindeki düzenek konulur. Hazırlanan ezilmiş dut-su karışımı kenevirden yapılmış telis torbaya konularak gecgerenin üzerinde sıkılır ve şırası leğene damlatılır. Torbada kalan posasına şüğ adı verilir. Şüğ, kurutularak kışın ineklere verilir. İneklerin sütünü artırdığı söylenir. Şıra leğenden alınarak bir kazana doldurulur ve kaynatılır. Kaynadıkça yüzünde biriken köpük kepçe ile alınıp atılır. Kef adı verilen bu köpük bitinceye kadar kaynatma işlemi sürerken bir yandan da karıştırılır. Kefi alınmış şıra şeker torbasına konularak ağzı bağlanır, torba gecgerenin üzerine konularak şırası leğene sızdırılır. Torbanın içinde kalan atık maddeye murul adı verilir. Bu madde atılır. Leğendeki şıra sini, teşt, tepsi gibi ağzı geniş ve derin olmayan kaplara konularak güneşlendirilir. Şıra, iki-üç gün sonra öğlen sıcağında kapların en büyüğünde biriktirilir. Yine iki-üç gün sonra öğlen sıcağında süzülerek kalaylı bakır, plastik ya da çömlek kaplara doldurulup ağzı bezle kapatılır. Sonbaharda, havalar soğumaya başladığında temiz bir oklava ile karıştırılarak pekmezin sararması sağlanır. Kabın ağzındaki bez yerine kendi kapağı kapatılarak saklanır. Şıranın pekmeze dönüşmesinden sonraki işlemlerde kullanılan kap, kaşık, kepçe, oklava gibi araç gereçlerin kuru olmasına özen gösterilmelidir. Pekmezin suyla teması bozulmasına neden olmaktadır.

d) Islatma yöntemi: Kuru dut suda ıslatılarak yumuşatılır ve aynı yöntemle pekmez yapılır. Pek seçilmeyen bir yöntemdir.

e) Gün Pekmezi:Suyla karıştırılan dut bir süre kaynatılır ve süzüldükten sonra güneşlendirilir. Kıvamlandıktan sonra süzülerek kaplara alınır ve saklanır. Daha çok Arguvan yöresinde uygulanan bu yöntem, pekmezde murul kalma olasılığından dolayı seçilmez.

f) Dut Pestili (Bastık):Pekmez yapılırken kaynatılmış şıradan iki sitil ayrılır. Bunlardan birine un katılır ve soğumaya yüz tuttuğu zaman ikinci sitildeki şıra buna katılır ve elekten geçirilerek ağzı geniş bir kaba süzülür. Oluşan bu sıvıya bastık herlesi adı verilir. Herle, ocaktaki kaynar şıraya katılır, kaynama sürerken de karıştırılır. Karışım, sıcak sıcak düz bir yerde bez üzerine birkaç milimetre kalınlığında yayılır. İki-üç gün güneşte bekletildikten sonra sabah serinliğinde bezin ıslatılması ile pestil ayrılır ve ipin üzerine çamaşır gibi serilir. Bir iki saat güneşte bekletildikten sonra arka yüzü unlanır, istenilen büyüklükte kesilir ve katlanarak naylon ya da bez torbalara konularak saklanır. Bastık herlesi beze yayılırken isteyenler haşhaş tohumu, çekirdek (kayısı, badem vb) de serpebilirler.

g) Dut Rakısı:Hekimhan-Hasançelebi beldemiz dut rakısı ile ünlüdür. Bilindiği kadarıyla 200 yıldan fazla bir süredir Hacılar, Dereköy, Davulku, Ardahan, Hasançelebi ve daha başka köylerde damıtma yoluyla yapıldığı ve içildiği bilinir. TEKEL İdaresi tarafından yapılan rakıdan farkı, anason katılmayışıdır. Yapılış yöntemi aynıdır. Doğal bir besin olduğu öne sürülen dut rakısı, sade olarak içildiği gibi, kola ya da meyve suyu karıştırılarak da içilir.

h) Pekmez Şerbeti: Pekmez bir kapta su ile karıştırılır, şurup haline getirilerek içilir.

1.2. Karadut:Anayurdu İran’dır. 3–10 metre boy atar. Çok dallı ve gövdesi çatlaklıdır. Meyvesi morumsu siyah renktedir. Taze olarak tüketilir ve şurubu yapılarak içilir.

1.3. Kırmızı Dut:Anayurdu Kuzey Amerika’nın doğusudur. Boyu yaklaşık 20 metreye ulaşır. Pembe renkte, tatlı, sulu olan meyvesi taze olarak tüketilir.

2. HALK HEKİMLİĞİNDE DUT VE DUT ÜRÜNLERİ:

Şekerler, organik asitler (Tartarik asit ve sitik asit) ve boyar maddeler bulunan karaduttan yapılan şurup gargara halinde ağız ve boğaz hastalıklarında, özellikle çocuklarda sık görülen pamukçukta kullanılır. Karadutun kökü ya da kök kabuğu müshil ya da tenya düşürücü etkisi gösterir. Yaprakları şeker hastalığında kullanılır. Karadut, kan yapıcı ve şişmanlatıcıdır, böbreklerin yağını besler. Kaynatılıp suyu bal ile karıştırılıp içilirse boğaz şişkinliğine, çiçek ve kızamık hastalığına, yaralara iyi gelir. Yaprakları incir ile kaynatılıp içilirse sersemliğe, deliliğe ve süregen sırt ağrılarına iyi gelir. Dut, incir, üzüm yaprakları havanda dövülür, yağmur suyu ile karıştırılıp saçlara sürülürse saçları siyahlandırır ve besler. Kabukları kaynatılıp, suyu birer bardak içilirse bağırsak kurtlarını döker. Pekmezin kalorisi çok yüksektir. Karbonhidrat ve potasyumca zengin olan pekmez, iştahsızlık, güçsüzlük ve iktidarsızlık ile hastalıklarda yararlıdır. Dut rakısı doğal bir besin olarak değerlendirilir. Sindirimi kolaylaştırdığı, iştahı açtığı (çok miktarda içmemek kaydıyla) öne sürülür. Biyoenerji uzmanlarının dut rakısı üzerine çalışmaları olduğu söyleniyor.





Bahçemizde bir kara dut var, köyde efsane. Her biri parmak büyüklüğünde. Reçeli çok güzel oluyor. Bu arada: Dökülen dutların pisliği bilinir. Onun için siz siz olun ev civarına kara dut ekmeyin. Taşlar simsiyah olur. Dut pisliğinden çok şikayetçiyseniz size bir tavsiye: Kaplumbağa edinin. Kaplumbağalar duta bayılıyor ve kapınızın önünü tertemiz yapıp çıkıyorlar.