Çalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çalı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2009

Defne

çalı, ağaççık


Bitkiler aleminde defne (Laurus nobilis) denilince akan sular durur. Tipik bir Akdeniz bitkisi olması dışında mitolojide, en azından Batı mitolojisinde Apollon'un başındaki taçtır. Bir de hikaye anlatılır. Apollon su tanrıçalarından Defne'nin peşine düşer. Kız kaçar, o kovalar. Sonunda kız babasından yardım ister, o da onu bir çalıya dönüştürür. Apollon da o çalıdan başına bir taç örer. Sonra Roma imparatorları da taç yerine kafalarına defne yaprağı takar. Doğu mitolojisinde de yeri varmış. Ölümsüz olmak isteyen bir adama tanrılar şu defneyi kesersen isteğin yerine gelecek demişler. Ama kestikçe yeni dallar çıkmış. Biraz Sisyphos efsanesine benzedi ama Çince'de çok zahmetli iş ya da boşa çaba anlamına gelen 'defne kesmeye kalktı' şeklinde bir deyim de varmış. Defne bizde güzel bir isim olma dışında masallara konu mu bilmem, bu konuda ne yazık ki kaynak bulamadım. Bizim burada toplanıp (ormanda kendi kendine yetişen çalılardan, bunun için kimse özel yetiştirmiyor) kurutuluyor, sonra satılıyor. Yemeklerde kullanıldığına hiç şahit olmadım, yani burada, bu köyde.
İnsan evinin yakınlarında mutlaka bir defne çalısı bulundurmalıymış, yıldırım çarpmasın diye. Çevremiz defne kaynadığından biz de defnemizi bahçeye değil, saksıya ektik. Saksıda olmasına karşın hiçbir talebi yok. Yazları sulamayı unutsam ses çıkartmıyor. Kışları don korkusu nedir bilmiyor. Güneş seviyor ama yazın aşırı güneşte yaprakları lekelenebiliyor, yani yapraklarda kara kara lekeler oluşuyor.  Bunun başka bir hastalık olduğunu sanmıyorum. Böcekler de sanırım pek fazla yanına uğramıyor. Bir de budamasını öğrensem de çiçek açsa...
Bu arada defne defnegillerden, yani Lauraceae ailesinden. Ailenin bildiğimiz diğer bir üyesi avocado (Persea americana). Bu tamam, buna hiç itirazım yok. Ama diğer üyesini okuyunca geröekten şaşırdım. Mutfaklarımızın, özellikle tatlılarımızın baş tacı: Tarçın (Cinnamomum).


Tanımlaması
Akdeniz'e özgü bir bitki olan defne, genelde 2-6 m boyunda bir çalı veya ağaçtır, ama boyu 10 metreyi bulabilir. Gövdesinin alt kısmı gri, üst kısmı yeşildir. Yaprakları 6–12 cm uzunlukta ve 2–4 cm genişliktedir. Yapraklar kokuludur, şekilleri mızrak ucu gibi, kenarları dalgalı, üst yüzleri koyu yeşil, alt yüzleri açık yeşıldir. Çiçekleri 1 cm çapında olup açık sarı veya yeşildir, sapın aynı noktasından 4-5 tanesi birden çıkarak birer öbek oluşturular. Bu çiçek öbekleri yaprağın yanında çift olarak açarlar. Ağaçlar erkek ve dişi olarak ayrılırlar. Meyvesi yaklaşık 1 cm çapında, içinde tek bir tohum barındıran siyah bir yemiştir. En büyük düşmanı yaprak bitidir.

Tıbbi yararları
Yorgunluk, bronşit, uyutucu, mikrop öldürücü, hazım ettirici, spazm çözücü, mide bağırsak gazı söktürücü, idrar söktürücü, nefes açıcı, terletici, hazmettirici ve uyarıcı özelliği vardır. Soğuk algınlığı sebebiyle meydana gelen kırgınlık, romatizma, ağrılarına faydalıdır. Hamilelere yasaktır. Ağrıların sebeplerini doktora baş vurarak muhakkak öğrenin.



Önerilen kullanım şekli
*Defne yaprakları keskin kokusu ile ağızda çiğnenirse ağız kokularını yaraları giderir. Baharlı lezzeti ile sindirim salgılarını arttırır.
*Diş ağrısını dindirmek için 2-3 yaprağını sirke ile kaynatıp dişe gargara yapın.
*100 gr defne yaprağı 1 litre suda kaynatılarak günde 1-2 fincan içilir.
*Meyvesinin iki tanesi dövülür, yenirse sancının her çeşidini keser. Bağırsak ağrısını dindirir. Sonra sebebini öğrenmek için doktora baş vurun.
*Meyveleri idrar söktürücü ve romatizma ağrıları gidericidir.
*Güneşte kurutulmuş meyve ve yaprakları toz haline getirilir. Her türlü zehirli hayvan ısırığı, arı sokmasında faydalıdır.
*Defne sabunundan mikrop öldürücü özeliğinden dolayı cilt mantarlarında, saç dökülmesini yavaşlatmak için kullanılır.
*4 avuç dolusu defne yaprağı 1 kuvvet kaynar suya suya atılarak ılınınca bu su içinde 1 saat oturup banyo olarak da uygulanabilir. Bu banyo soğuk algınlığı sebebiyle meydana gelen her türlü ağrılara ve bayanlarda adet zamanı sancıları ile basit vajinal akıntılarda faydalıdır. Bedeni uyarır zindeleştirir.
*Bitkinin meyvelerinden yapılmış olan defne yağı, bedende anjin, (boğaza haricen sürülür) romatizma, sinüzit nedeniyle ağrıyan yerlere sürülerek rahatlama sağlanır.
*10gr defne tohumları balla macun yapılır. Kaşık kaşık yenir. Baş ağrısına, romatizmaya nefes darlığına iyi gelir.
*Çay olarak içmek için 5 bardak kaynar suya 2-3 yaprak atılır. 2-3 dakika kaynatılır. 10 dakika beklenir. Yemekten sonra veya yemek araları günde 2-3 fincan içilir.
*Hazmettirici ve uyku için 3 bardak suya 2 yaprak konur 3 dakika kaynatılır. Akşam yemeğinden sonra 1 fincan içilir.
*4 bardak suya 5-10 gr meyve atılır. 1-2 dakika kaynatılır. 10 dakika bekletilir. Günde 3 kere 1 er fincan içilir.
*Anjin, ağız ve yaraları için 4 bardak suya 5 yaprak konur. 3-4 dakika kaynatılır. 5-10 dakika demlendirilir. Gargara yapılır, sinüzit ağrılarının bulunduğu yere kompres yapılır.
*Defne yağı romatizma ağrılarda sürülür.
*Defne sabunu saç dökülmesini yavaşlatır. Deri mantarlarına etkilidir.
*Bir-iki adet taze defne yaprağı fasulye, mercimek, nohut, pirinç gibi kuru yiyeceklerin içine konursa onların kurtlanmalarını önler.
*Et balık yemeklerine güzel koku verir. 2-3 günlükse de bayatlığını alır .

02 Ekim 2009

Peru Zakkumu

ağaççık, çalı
Peru zakkumuna (Thevetia peruviana) şapka çıkarıyorum. Bahçeye hemen hemen ilk ektiklerimizden. Bahçe kapısının hemen yanına, duvar dibine ekiverdik. Önündeki zeytin, ayrıca pembe-beyaz begonyalar, hatmiler ve de sürekli üstüne doğru sürülüp duran demir sürgülü kapı... Kaç kere artık öldü herhalde dedik. 7-8 sene süründü. Ama her yıl bir iki çiçekle bizi sevindirdi. O kadar gayretliydi ki elimizi atıp da herhangi bir müdahalede bulunursak küser endişesiyle hiç yakınına gitmedik. Bu yıl çıldırdı. Mayıs ayında çiçeklerini açmaya başladı, şimdi aylardan ekim, hala çiçek açıyor.
O bölge çok nadir su görür ama bahçenin en uzun güneş alan köşesi, yani en sıcak köşelerden biri. Begonvil ve zeytin de muhtemel kavurucu yaz güneşine karşı onu biraz gölgeleyerek koruma altına almışlar.
Bitkinin zakkum diye adlandırılması yanıltıcı. Gerçi bildiğimiz zakkumla (Nerium oleander) hem aynı takıma mensup (Gentianales) hem de aynı aileye Apocynaceae ama Peru Zakkumu ayrı bir tür, bir Güney Amerikalı. Batılı kaynaklar 15-16 derecenin altında pek yaşayamadığını söylüyorlarsa da sanırım Güney Ege'nin iklimine uyum sağlamış. Bizim bölgede pek çok bahçede bu bitkiye rastladım. Gene de biraz korumak gerekebilir.
Bizimki gibi kendi haline bırakıldığında bir ağaççık olabiliyor (9 m), yoksa süslü bir çalı.
Meyvelerinden de bahsetmek gerekirse ceviz sertliğinde, ama yenmiyor (zaten bütün diğer aile üyeleri gibi zehirli). Peru'da bu meyvelerden müzik aleti olarak yararlanılıyormuş.
Ekim ayında olmamıza rağmen uçlarından çelik alıp diktim. Zakkumla akraba olduğuna göre bakarsın tutar. Ayrıca çekirdeklerini de ekeceğim. Bakalım ne olacak.

05 Haziran 2009

Lavantin _ Santolin

çalı
Yazın fazla suyla karşılaştı mı kuruyup giden, bütün gün üzerinde güneş olanca haşmetiyle parlamadı mı keyfi kaçan tipik bir Akdeniz bölgesi bitkisine en iyi örnek lavantin, nam-ı diğer santolin ya da Kıbrısotu (Santolina chamaecyparissus), çocukluğumun bitkisi. Yanından geçerken avuçlamamak mümkün değil ya da ucundan koparıvermek. O ne güzel kokudur...
Bahçede hemen taş kenarlarına diktim. Şubat ayında neredeyse dipten budamak gerektiğini bilmediğimden kısa zamanda küçük tepecikler oluşturdular. Gölgede kalanlar ya da suyla fazla temas edenler ise bu baskıya dayanamayıp kurudular. Kalan sağlar yeni fidanlarla kısmen takviye edildi. Yemyeşil bir bahçede gri renkleri gözleri dinlendiriyor. Sebze bahçeleri için de ideal bir kenar süsü. Her keskin kokulu bitki gibi böcek, karınca vs kaçırıcı bir etkisi var. Ama galiba örümcekler de benim gibi bu çiçeği seviyormuş.
Herkes bu bitkiyi çelikten çoğaltmak çok kolay diyorsa da ben henüz başaramadım. Bu yıl bir kere daha şansımı deneyeceğim.
Lavantinin papatyagillerden (Asteraceae) olması doğrusu benim için bir sürpriz oldu. Adından, ayrıca o keskin kokusundan dolayı ben onu hep lavantayla eş tutardım. Fark etmez, ben gene de ona lavanta muamelesi yapıyorum. Budayıp budayıp dolaplarımın içine, halıların altına atıyorum. Güveleri ve diğer haşereleri uzak tutsun diye. Doğru mu yapıyorum, bilmiyorum ama hiç değilse dolapların içi daha az küf kokuyor.
Fiziksel Özellikleri: Santolina gri rengi ve 30-60 cm arasındaki boyu ile herdem yeşil bir yer örtücüdür. Bitkinin yayılma genişliği 1 m kadardır. Gri renkteki görüntüsünü, ibreli bitkilerinkini andıran beyazımsı gri renkli küçük ve kokulu yapraklarından alır. S. chamaecyparissus’ un bahar aylarında başlayıp sonbahara kadar yayılan bir çiçeklenme periyodu vardır. Çiçekleri parlak sarı renkte olup 0,5 cm genişliğinde ki küçük çiçeklerin bir araya gelmesi ile grup halinde büyüklüğü 1-2 cm’ ye varan bir görüntüdedir. Hava sıcaklığının çok düşük olduğu yerlerde don zararına maruz kalabilir ve kışın neredeyse ölmüş bir bitki gibi görünür, dipten budandığı takdirde bahar aylarında kendini toparlamış olarak yeniden yeşerir ve sağlıklı görüntüsüne bürünür. Santolina çok hızlı büyüyen ve yayılan bir bitkidir, eğer yaşlı bitkilerde açılamalar ve cansızlıklar tespit edilirse, bu bitkilerin budanarak kendilerini yenilemelerine izin verilmelidir.
Işık: Santolina güneşli mekanlardan hoşlanır, özellikle set yüzeylerden yansıyarak gelen sıcaklığa dayanıklıdır. Yarı gölge yerlerde de yetişebilir ama gölge oranı belirli seviyenin üzerine çıktığında görüntüsünde açıklıklar ve cılızlık olur.
Su: Su isteği ortalama bir bitkininki gibi olan Santolina kış aylarında daha az su ister, yazın haftada bir sulandığında bitki daha canlı görünür ve daha çok çiçek verir.
Toprak: Her tür toprakta yetişir.
Üretim: Üretim çelikle yapılır.


Lavantinin şifalı otlar arasında da yeri varmış.
Sinirleri teskin eder ve zamanla kuvvetlenmesini sağlar.
Sinir zafiyeti, melankoli, sinir krizleri, sinir yorgunluğu, migren, baş ağrısı ve baş dönmesi hallerinde çok fayda verir, öfke, kızgınlık halinde insana sükunet ve normal düşünme im­kânı verir. Kalbi kuvvetlendirir ve çarpıntıları giderir. Tansi­yonu düşürür, imtihan veya konuşma sırasındaki heyecanını yenmek için çok fayda sağlar. Aşırı heyecanı giderir.

22 Nisan 2009

Enginar

çalı, rizom
Enginar (Cynara scolymus) kadar beni şaşırtan bir bitki az bulunur. Her şeyden önce İstanbul'un sokaklarında temizlenip de satılmasına ve lüks gıda olarak sofralarımızı süslemesine alışkın bir insanın buraya gelip de her bahçede neredeyse kendiliğinden yetişen küçük çalıcıkları görüp de şaşırmamasına imkan yok. Enginar kadar kolay ve zahmetsiz bir bitki herhalde yoktur (bir de börülce için aynı şeyi söylerler). Sonbaharın sonlarında, güçlü bir yağmurun ardından birden yerden yaprak bitiyor, hızla büyüyor. Aralık ayına doğru sürgünler temizlenip başka yerlere ekiliyor. Bu da onların görüp göreceği tek bakım oluyor. Sümüklüböcek takıntısı olanlar isterlerse yapraklara, özellikle de goncaların yükseleceği noktalara yerleşmiş böcekleri tek tek temizleyebilir (nedense bu hayvanlar bu bitkiye bayılıyor). Sıra beklemeye geliyor. Ben zaman zaman çevrelerine de bakla ekiyorum. Hani hem baklanın azotu enginara gübre olsun diye hem de madem birlikte pişince çok güzel oluyorlar toprakta da yan yana büyüyüp birbirlerine destek olsunlar diye. Goncalar yeterince büyüyünce de saplarından bir güzel kesiliyor ve sonra afiyetle yeniliyor. Tabii birkaç goncayı bitkinin üstünde bırakmakta yarar var çünkü _ve bu da işte başka bir sürpriz_ bizler meğersem enginarın goncalarını yiyormuşuz. Bırakıldıklarında olağanüstü çiçekler oluyorlarmış. Ve bu çiçeklere bakıp da bunları devedikenine benzetmemek de mümkün değil. Nitekim devedikeni enginarın el değmemiş hali imiş. Bunu yazıyorum ama bu konuda çok da emin değilim. En azından şunu biliyorum ki her ikisi de, yani hem enginar hem de devedikeni, karaciğer ve safra kesesi hastalıklarında olmazsa olmaz bitkiler. Galiba içerdikleri cynarin adlı madde karaciğer ve safra kesesi hastalıklarına iyi geliyor. Büyüklerimiz söylerdi. Yılda en az bir kere enginar tüketmek gerekirmiş.
Benim için üçüncü sürpriz enginarın papatyagiller'den (Asteraceae) olması. Asterales düzeninden.



Kültürü yapılan enginar sistematikte, Asteraceae familyasında yer alır. Enginarın yer aldığı Cynara cinsi içinde üç yabani tür daha bulunur.

- Cynara cardunculus L.: Akdeniz'in kıyı bölgeleri ve Latin Amerika'da yaygındır.
- Cynara syriaca Boiss: Orta Akdeniz'de (Suriye, Lübnan, Türkiye, İsrail) yaygındır.
- Cynara Sibthorpiana Boiss ve Heldr: Yunanistan ve Ege adalarında yaygındır.

Kültürü yapılan enginar Cynara scolymus L. ise Cynara cardunculus L.'in değişime uğramasıyla meydana gelmiştir (Eser ve Özen, 199).
Enginar çok yıllık bir bitkidir. Topraküstü organlan bir yıllık, toprak altında bulunan esas gövdeyi oluşturan kök kısmı ise çok yıllıktır.
Enginar tohumuyla veya bitkilerin kök ve kökboğazlanndan oluşan dip sürgünleri ile üretilir. Halk arasında bu sürgünler piç olarak adlandırılır. Generatif üretim şekli olarak bilinen tohum ile üretimde dikkatli olunmaz ise büyük oranda oluşan yabancı döllenme ve açılma nedeniyle çeşit özelliğini kaybederek atavizm, yani yabanileşme meydana gelir. Bu nedenle enginar üretiminde vegetalif üretim şekli olan dip sürgünleri ile yapılan üretim şekli kullanılır. Dip sürgünleri ile yapılan üretimde alınan dip sürgünü alındığı bitkinin bütün özelliklerini taşır. Tohumla yapılan üretim ise genelde ıslah çalışmalarında yaygın olarak kullanılır.

Kök
Enginar kuvvetli bir kök yapısına sahiptir. Çok yıllık bir bitki olması nedeniyle toprak altında yetiştiği yıl süresince kalınlaşan ve odunlaşan siyah renkli bir rizom oluşturur. Bu rizomlar üzerinde etli yan ve saçak kökler oluşur. Yan ve saçak kökler genelde 50 cm toprak derinliğinde yayılmıştır. Hafif toprak koşullarında ise bu köklerin 1.5 m derine kadar inebildiği belirlenmiştir (Günay, 1993; Abak, 1987). Rizom üzerinde adventif (uyur) gözler mevcuttur, bu gözlerden sürgün ve yapraklar oluşur. Yapraklarda oluşan depo maddeleri rizomda birikir ve çok yıllık olan bitkilerin gelecek yıllardaki yaşamlarını sürdürmelerini sağlar. Rizom toprak altında Mayıs-Ağustos aylan arasında susuz bir ortamda kaldığı sürece yaşamını sürdürür. Sulanması halinde yeniden sürerek gelişir.

Gövde
Enginar gövdesi 50-200 cm boy alabilir. Gövde yuvarlak ve üzeri boyuna çizgilidir. Gövdede yeşil renk hakim olup bu renk bazı çeşitlerde antosyan oluşturması nedeniyle mor renge döner. Gövde üzerinde yapraklar almaşık olarak dizilmişlerdir. Bitki yaprak koltuklarından 2-5 adet yan dal oluşturabilir. Ana gövde ve yan dallar bir çiçek tablası ile son bulur. Bir enginar ocağından 10-15 adet ayrı gövde oluşabilir, ancak kalite ve verim yükseltilebilmesi için bunlardan 2-3 adedinin gelişmesine izin verilir.

Yaprak
Yapraklar çok değişik yapıdadır. Enginar yapraklan 50-80 cm uzunluğa ulaşabilir. Şekilleri uzun ve oval, hafif parçalı veya çok parçalı yapıda olabilir. Yaprak kenarları bazı çeşitlerde parçalı, girintili çıkıntılı (yerli enginar) olabildiği gibi bazı çeşitlerde düzgün ve geniş ayali (sakız enginarı) olabilmektedir. Yaprakların üzeri düz, gri ve yeşil, alt yüzleri ise beyaz ince tüylerle kaplı ve boz renklidir.

Baş
Bir enginar ocağında ana sürgün ucunda oluşan başa "baş enginar", yan sürgünlerde oluşan başlara ise "kol enginar" adı verilir. Çeşitlere göre değişmekle birlikte bir enginar başının çapı 3-15 cm, ağırlığı ise 200-700 g arasında değişir. Baş uzun, oval, uzun-oval, omuzlu oval, yuvarlak ve basık şekilli olabilmektedir (Abak, 1987). Baş büyüklüğü bakımından da çeşitler arasında önemli farklılıklar vardır. Bazı çeşitlerde baş çapı 5 cm iken bazılarında 10 veya 15 cm olabilmektedir. Baş yüksekliğide 6-13 cm arasında değişir. Başın brakte yaprakları da uzun-dar veya kısa-geniş olabilmektedir. Bazı çeşitlerde ise brakte yaprağının ucu dikenlidir. Yine bazı çeşitlerde brakte yapraklar sıkı olarak birbiri üzerine dizilmişken bazılarında oldukça gevşek bir yapı gösterirler. Brakte yaprakların boyu genellikle eninden büyük ve üçgen şekillidir. Başın dış tarafındaki brakte yapraklan koyu yeşil, iç kısmındakiler ise açık-yeşil renklidir. Buna karşılık bazı çeşitlerde brakte yapraklan menekşe-mor renkli de olabilmektedir (Violet de Provence çeşidinde olduğu gibi). Tüketim şekline bağlı olarak ülkemizde yetişen enginar çeşitleri farklı özellikler göstermektedir. Her ne kadar dünya ülkeleri arasında çok fazla bilinen bir sebze olmamasına rağmen günümüzde tüketim amacına yönelik çeşitler geliştirilmektedir. Ülkemizde yaygın olarak yetiştirilen çeşitler ve bunların özellikleri aşağıda özetlenmiştir.
Sakız enginarı: Ege bölgesinin İzmir, Çeşme ve Karaburun tarafında yaygın olarak yetişen çok erkenci bir çeşittir. Akdeniz bölgesinde de üretimi yapılmaktadır. Orta irilikte, sıkı ve hafif uzun baş oluşturur. Taze tüketime uygundur ve brakte yapraklan ile çiçek tablası yenir. Çiçek tablası çok geniş değildir. Çeşidin tipik özelliği yapraklarının parçalı olmayışı ve kenarlarının düz oluşudur.
Yerli enginar: Ege ve Akdeniz bölgesinde yetişir. Yapraklan parçalıdır ve başlar sakız enginarına göre daha küçük ve basıktır. Bu çeşidin bitkileri verime geç yatar ve daha küçük ve basık baş oluştururlar.

Marmara bölgesinin İstanbul ve Bursa yöresinde yetişen sofralık ve konservelik bir çeşittir. Oldukça iri ve basık başlı özellik gösteren bu çeşit aynı zamanda iri çiçek tablası taşır. Geçci çeşit olması taze tüketim oranını azaltmaktadır. İri çiçek tablası konserveye uygundur.

Çiçek
Enginarın sebze olarak değerlendirilen baş kısımları bitkinin çiçeğini oluşturur. Tüketilen kısım bir çiçek tomurcuğudur. Çiçekler erselik yapı dır ve bir baş 600-1200 adet çiçek taşır. Çiçekler mor-erguvan renktedir. Çiçeklenme çiçek tablasının dışından başlar ve merkeze doğru ilerler.
Çiçek 4-5 günde çiçeklenmesini tamamlar. Bu çiçek tomurcuğu üzerinde çok sayıda brakte yaprağı bulunur. Brakte yapraklarının iç kısmında çeşitlere göre değişen irilikte çiçek tablası vardır. Esas tüketilen kısım olan bu tablanın kenarlarında bir veya iki sıra dizilmiş mor-erguvani renkte çiçeğin taç yapraklan bulunur. Ortada ise erkek ve dişi çiçeklerden oluşan çiçek topluluğu mevcuttur. Eğer enginar başı hasat edilmezse bu taç yapraklar gelişerek brakte yapraklan arasından dışarı çıkar ve mor-erguvani renk alırlar. Tablanın ortasında bulunan çiçek topluluğu tüylerle çevrilidir. Bu tüylerin tabla ucunda ise tohumlar oluşur. Döllenmeden 35-40 gün sonra tohumlar olgunlaşır.

Tohum ve çimlenme özellikleri
Enginar çiçeğinin tozlanma ve döllenmesi tamamlandıktan sonra hem brakte yapraklar hemde taç yapraklar beyazlaşmaya başlar. Erkek ve dişi organlarının oluşturduğu tüysü yapı kurur ve tabla üzerinde tohumlar oluşur.
Tohumlar koyu kahverengi, siyah-mor renkli ve kırçıllıdır. Sert yapılı olan tohumlar 5-7 mm uzunlukta, 4-6 mm kalınlıkta olabilir. Bir gramda 15-25 adet tohum bulunur. Tohumlar çimlenme özelliklerini 4-6 yıl korurlar. Tohumların optimum çimlenme sıcaklıkları 20-30°C dir. Çimlenme için karanlık koşullar isteyen tohumlar 12-14 günde çimlenmesini tamamlar (Anonymous, 1996 b).

Yetiştirilme İstekleri
Ege Bölgesinde Eylül-Mayıs ayları arasında 9 ay süreyle gelişen enginar bitkileri, 3 ay süre ile dinlenmeye bırakılır. Bitkiler dinlenmeye bırakılmazsa meydana gelecek başlar küçülür, verim ve kalite düşer.

İklim isteği
Enginar ılık iklimlerde yetişen kışlık bir sebzedir. Çok soğuk ve sıcaktan hoşlanmaz. Kış aylarında sıcaklık 0°C altına düşerse yaprak ve başlarda önemli zararlar oluşur. 20°C üzeri sıcaklıkta gelişme yavaşlar, 25°C üzerinde ise gelişme durur. Sıcak ve kurak koşullarda baş sertleşir ve kalite düşer (Abak, 1987). Enginar üretilen bölgelerdeki ilk donlar da önemli zararlar yapar. Erkenci özellik gösteren çeşitlerde erkenci ve turfanda ürünün oluşumu engellenir. İlkbahar döneminde oluşan kurak ve sıcak havalar ise özellikle geçci konservelik çeşitlerde başların küçük kalmasına, gevrekliğinin azalmasına, acılaşmasına ve liflenmeye neden olur. Artan sıcaklık ile başlar hemen çiçeklenmeye geçer ve verim düşer.
Ege, Marmara ve Akdeniz bölgelerinde hüküm süren ılık ve nemli iklim şartları enginar üretimi için son derece elverişlidir. Optimum gelişme sıcaklığı 15-18°C'dir. Bunun yanında iyi bir hava nemi ve sulama koşullan sağlanmalıdır. Macit ve Şalk (1970) enginarın kışları donsuz, yazlan serin ve bulutlu hatta sisli geçen serin iklimi çok sevdiğini bildirmektedir.

Toprak isteği
Enginar çok yıllık bitki olması nedeniyle derin bünyeli, humusca zengin ve iyi drene edilmiş topraklardan hoşlanır. Çok hafif karakterli kumlu veya çok ağır karakterli topraklan sevmez. Hafif kumlu topraklarda daha erken verim alınması ve erkencilik sağlaması yanında başların küçük kalması ve verimin azalması en önemli dezavantajdır. Bu tip topraklarda çok iyi sulama yapılmalıdır. Ağır karakterli topraklarda ise çok yıllık olar. kökler havasız kalarak çürür. Enginar için toprak pH'sı 6.0-6.5 olmalıdır. Topraktaki organik madde miktarının ise % 2 civarında olması yararlı olun Güneye meyilli yamaç araziler ise erken ısınması nedeniyle erkenci enginar üretiminde başarılı olarak kullanılabilir.
bahcesel.com'dan alınmıştır.


Enginar deyip yapılan türlü yemekleri saymamak olmaz. Ama ne yazık ki ben yalnızca enginarı yetiştirmekten hoşlanıyorum. Ne enginar ne de yardımcısı bakla... Bu sebzeyi sevenler beni affetsin.

11 Şubat 2009

Türkmen Güzeli

çalı

Türkmen Güzeli, nam'ı diğer Japon Ayvası (Chaenomeles japonica) ile bu yörede tanıştım. Kışın son demlerinde, her yer şakır şakır yağan yağmurdan sırılsıklam, gökyüzünün griliği ise artık kasvetin en koyusuna yol açmışken birden hiç alakasız bir yerde, kocaman bir çalı nar çiçeği renginde çiçekleriyle ilkbaharın tüm o renk cümbüşü içinde ovaya hakim olacağı günleri müjdeliyordu sanki. Narin, canlı, kırılgan, parlak... (O kadar ki nedense fotoğraf makinem bir türlü kabul edemiyor.
Japon ayvası tıpkı yakın akrabası, bildiğimiz şu ayva gibi gülgillerden (Rosaceae) ama bu ailenin diğer fertlerinin aksine hiç de nazlı değil. Hastalanmıyor, böcekleri de yanına yaklaştırmıyor, en azından bizim bahçede. Söylentilere göre dona, hava kirliliğine karşı da aynı şekilde çok dayanıklıymış.
Bu kadar erken açan her bitkide olduğu gibi Türkmen güzelini de ancak çiçekler geçince budamak gerekiyor, o da meyve vermesi istenmiyorsa. Aslında en iyisi kendi haline bırakmak. Çünkü çiçekli hali ne kadar gösterişliyse yapraklı hali o kadar sıradan. Alt tarafı hafif dikenli bir çalı diyesi geliyor insanın. Sonra meyveler olgunlaşıyor. Mini ayvalar, sarı sarı... Ve bu ayvalar yapraklar döküldüğünde bile sarı sarı parlamaya devam ediyor, çok soğuk geçmeyen tüm kış boyunca. Tabii ayvalar yenmiyor. Reçeli yapılabiliyormuş ama...
Bu yürede Türkmen güzeli diye niye adlandırılıyor, bilmem ama anavatanı olarak Doğu Asya gösteriliyor, Çin, Japonya ve Kore.
Bonsai adaylarım arasında Türkmen güzeli de var.
Bitkinin genelde bilinen türü dışında, bodur, yayılıcı özellikteki Chaenomeles speciosa isimli bir kardeşi de varmış.

16 Ocak 2009

Japon Gülü

çalı, ağaçcık

Bizim Japon gülü diye adlandırdığımız, oysa resmi Latince adı Çin gülü (Hibiscus rosa sinensis) olan bitkiye bugüne kadar burada neden yer vermemiş olduğuma doğrusu hiç anlam veremedim. Oysa bu bitkinin hayamızda yeri vardır. İlk kez Mersin'de sokakta karşılaştık. Heyecanla İstanbul'a, apartman katında bir saksıya diktik. Tek bir gonca verdi. Sabırla ha açtı ha açacak diye bekledik. Sonunda bir sabah açtı ve akşama kalmadan soldu gitti. Sonra işin aslını öğrendik. Japon güllerinin çiçeklerinin ömrü ortalama bir günmüş. Güneşle birlikte açar, güneşle birlikte veda ederlermiş. Ancak kendi doğal ortamlarında çiçeklenme mevsiminde bitki her gün yeni çiçekler üretme becerisine sahip olduğundan bizler hiç çiçeksiz kalmazmışız.
Bahçemiz ne yazık ki pek çok Japon gülü fidelerinin kışı atlatamamasına tanık oldu. Çünkü yerlerine alışmada Japon gülleri pek nazlı. Bir de son bilmem kaç yılın en soğuk kışıyla boğuşmak zorunda kalınca hepten çabuk pes ettiler. Tüm felaketlerden, ayrıca acemiliklerimden sağ çıkanlar 5 yılın sonunda saksılarda ya da ekildikleri yerlerde kırmızı, beyaz, sarı çiçekleriyle artık bizi mest ediyorlar. Yalınkatları katmerlilere göre daha dayanıklı, hem çiçek açmada da daha şevkliler.
Malvales
düzeninden Malvaceae (ebegümecigiller olabilir mi) ailesine mensuplar.
İnternette şöyle bir baktım da bu Japon ya da Çin gülü, hadi kolaylık olsun diye Hibiscus deyip kestirip atalım, renkleriyle olsa gerek, hayli geniş bir taraftar kitlesine sahip. Tıpkı güller ya da orkideler gibi kulüpleri, dernekleri var. İlginç olan, Hibiscus'ların başlı başına bir bitki olmamaları, yani hibrid olmaları. Bu yüzden anavatanları hakkında hiç bilgi yok. Bahçedeki hatmi ağacı (Hibiscus syriacus) ile de yakın akrabalar. Anlaşılan Hibiscus türüne daha yakından bakmak gerekecek.
Bu arada: Saksıda yetişen Japon gülü (özellikle Bonsai yapmaya çalıştıklarım) su konusunda hiç de kanaatkar değil, biraz susuz kalsalar yaprak sarkıtma eğilimindeler. Öte yandan fazla su da hemen kökte çürümeye neden oluyor. Bunu, en güzel çiçeklerimi kaybettikten sonra öğrendim. Yazın kızgın öğle sıcağında güneş altında kalmaktan pek hoşlandıkları da söylenemez. Sabah ya da akşam üstü güneşi ya da tüm gün aydınlık bir gölge, neden bilmem, tropikal olduğu ileri sürülen bitkiler en çok bundan hoşlanıyor.

03 Aralık 2008

Kapari _ Capparis spinosa L

çalı

Bahçemde kendiliğinden ortaya çıkmış bir kapari çalısı var. İnşa çalışmalarına, üstüne basılmasına, işe yaramaz şey diye hababam kesilmesine karşın inatla yaşamını sürdürüyor. Bahçeyi devraldıktan sonra biraz özen göstereyim dediysem de o köşeyle ilgim pek fazla olmadığından kapari çalısı gene kendi kaderine terk edildi. Ve hala yaşıyor. Söküp benim çalışma alanıma yakın bir yere almak istedim, onu da reddetti. Kökleri o kadar derine inermiş ki ben üsten çekiştirdikçe eminim, Çin'de birileri bağırmıştır.
Brassicales düzeninden Capparaceae ailesine mensup olan kapari (Capparis spinosa L.) minik bir şişe içinde alınıp bazı et yemeklerinde kullanılsa da genelde evimizin buzdolabında süs olarak duran bir şeydi. Hakkını yemişiz.
Kedi tırnağı, hint hıyarı, it hıyarı, it kavunu, karga kavunu, yılan kabağı, menginik, gevil, yumuk, bugo, bubu, kepekçiçek, beri kemeri, şeballah, devedikeni, keper, kepere, gebre, gebere, geber otu, gavur bostanı
Bütün bunlar halk arasında bu bitkiye verilen ad.
Bitki benim hoşuma gidiyor, çünkü talepsiz. Çok güzel çiçek açıyor. Tıpkı enginar gibi kaparinin de aslında goncasının kullanıldığını öğrenmiş olmak da ayrıca beni mutlu ediyor. Hem ayrıca o çok derin kökleri de boşuna değilmiş. Toprak erozyonunu önlüyormuş. Diğer bir sürü bitkiden farklı olarak kapari hakkında internette ilginç sayfalar da buldum. Yazıları kim kimden almış, bilmiyorum ama ben de bir kısmını kes yapıştır yöntemiyle aşağıya aktararak kimseden geri kalmadığımı göstermiş olayım.


KAPARİ NEDİR?

Yurdumuzda Akdeniz ikliminin hakim olduğu Batı Anadolu illeri başta olmak üzere, Orta Anadolu'da Tokat ve civarında, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu illerinde doğal olarak yetişen Gebreotu (Gebereotu), çalımsı yapıda, dik ve yatık olarak büyüyen dikenli bir bitkidir.
Fosfor, potasyum ve kalsiyumca zengin kalkerli ve killi toprakları seven ve güneşten hoşlanan bir bitki olması nedeniyle, güneye bakan yamaçlarda kandiliğinden yetişir ve iyi gelişir. Capparaceae familyasından olan gebereotunun Capparis spinosa ve C. ovata olmak üzere iki türü mevcuttur.
Yurdumuzda pek bilinmemesine rağmen gebereotu'nun kök kabuğunun idrar söktürücü ve kabızlık giderici özelliği vardır. Çiçek tomurcuklarında bol miktarda vitamin ve protein vardır. Yapılan bir çalışmada 100 g çiçek tomurcuğunda kuru madde olarak; 67 mg fosfor, 9 mg demir, 24 mg protein, 12 mg selüloz ve 2 mg lipid tesbit edilmiştir. Gıda, kozmetik, boya ve ilaç sanayiinde kullanılan kaparinin yurt dışına ihracı genellikle salamura şeklinde olmaktadır. Konserve olarak hazırlanan kapari; turşu, salata, pizza üstü, balık ve av etleri yanında garnitür olarak yenilmektedir. Sağlık açısından karaciğer fonksiyonlarını düzenlediği ve cinsel gücü artırdığı söylenmektedir. Doğadan toplanan tomurcuklar bir kavanoz içerisinde % 20'lik tuzlu suda üç ay bekletilip sonra bire bir oranında sirke içine konulup on gün sonra yenildiğinde aroması ve lezzeti çok beğenilmektedir.
Güneş seven, sıcak bölge bitkisi olarak bilinen gebereotu, yurdumuza önemli miktarda döviz getiren bir bitkidir. Yaz aylarında, atıl işgücünün değerlendirilmesi yönüyle işsizliği azaltması ve toplayıcılarına yeterli gelir sağlaması büyük bir avantajdır.
Çok yıllık derin köklü ve yayılıcı özelliği ile iyi bir erozyon kontrol bitkisidir. Bu bitki, yurdumuzun uygun bölgelerinde, erozyona tabi yerlerde, normal kültür bitkilerinin yetişmediği ya da ekonomik gelir elde edilemeyen güneye meyilli arazilerde yetiştirilerek daha çok döviz geliri sağlanıp işsizlik kısmen önlenebilir.
Gebereotu yetiştiriciliği mutlaka tohumla üretilen fidanlarla yapılmalıdır. Doğadan sökülerek yapılan yetiştiricilik başarılı olmadığı gibi doğanın dengesi de bozulmaktadır.


***

“Kapari” .. Bu üç heceli kelime sizde hiçbirşey çağrıştırmadı.
Ya “kedi tırnağı”, “kargakavunu”, “menginik”, “devedikeni”,”keper”, “kepere”, “gebere” otu
Saydıklarımız kaparinin ülkemizin değişik yörelerindeki adları. Öyle sanıyoruz ki bu sözcüklerden hiç olmazsa birini duymuş olmalısınız. Çünkü kapari, ülkemizde doğal olarak yetişen bir bitki türü. Belki hiç farkında olmadınız, bu bitkinin yerde kümelenmiş görüntüsüne bakıp “çalı” diye düşünüp geçtiniz yanından.
Belki bahçenizde zaman zaman kendini gösterecek olsa hemen budayıp kurtulmaya çalışıyorsunuz, toprağı sımsıkı kavrayan, dal budak salarak geniş bir yayılma gösteren köklerden kurtulmanız bir türlü mümkün olmuyor. Çabanız boşuna, çünkü kaparinin kökleri, toprakta metrelerce derinlere inebiliyor. Yaşama bu kadar sıkı sıkıya sarılması insanoğlunun bu yakıp yıkma, yok etme eğilimini bildiğinde midir nedir? Belki de kimi zaman, verimsiz olduğu için hayvan yemi niyetine fığ, burçak, mürdürmek ekerek değerlendirdiğiniz, bir türlü satıp elinizden çıkaramadığınız kıraç arazinizde nasıl yayıldığına akıl erdiremediğiniz yeşil bir çalı olarak çıktı karşınıza. Hani merakınızı yenemeyip kırmızı küçük karpuzları andıran yemişlerin tadına baktınızda acı mı acıydı...
Nereden bilirdinizki; Almanlar, bu kırmızıminik karpuzcukların salamurasını, sosunu 472 çeşit, evet tam 472 çeşit yemekte kullanmakta. Nereden bilebilirdiniz ki; İspanyollar, yılda 20 milyar dolar kazandıkları tomurcukları nedeniyle kapari bitkisini “Milli Bitki” ilan ettiler ve Devlet Korumasına aldılar.
Tabii kapari bitkisinin gerek köklerinden, gerek yapraklarından gerekse meyvelerinden ilaç sanayiinde pek çok hastalığa deva olacak ilaçların üretiminde yararlanıldığını da bilmiyor olabilirsiniz.

“Küçük girişimler, büyük tehlikenin önleyicisi olur çoğu zaman.”
Kapari “Toprak kanseri olarak da tanımlayabileceğimiz erozyonun önlenmesinde yeni bir umut.”
“Orman köylümüzün kalkınmasında mucizevi bir bitki.”
“Baraj havzalarımızda baş gösteren sinsi canavarla-erozyonla mücadele ederken bize zaman kazandıracak” bir bitki. Yetkililer 1 milyon kapari fidanının öncelikle Güneydoğu olmak üzere İç ve Doğu Anadolu bölgelerimizdeki orman köylümüzün kullanımına sunulucağını en geç üç yıl sonra da meyvelerini toplayacağımızı söylüyor, ”Bir kere dikilmeye görsün, değil çocuklarımız, torunlarımız bile yararlanabilecek. Yılda 5 ay tomurcuklarını toplayacaklar, o kadar... Öylesine zahmetsiz” diyor.
“Düşünün” diyorlar, ”çok değil 30 yıl sonra erozyondan kurtulmuş olacağız; orman köylümüz de kalkınacak, kalkındıkça da bilinçlenecek... Ormanlarımızı biz değil, bizden önce onlar koruyacak, sahip çıkacak... ”Düşünün” diyorlar...”Anlatmak gerek! Çiftçimize, ihracatçımıza, girişimci ruhu taşıyan herkese bu bitkinin meziyetlerini anlatmak gerek. Biz yazıktır ki çok geç kaldık. Avrupa bu bitkiyi çok uzun zaman önce keşfetmiş. Daha fazla zaman kaybedilmemeli.

Gene kapari.com'da kaparili yemek ve reçel tarifleri var.

06 Eylül 2008

Külçiçeği - Cineraria maritima

çalı

Çarşıdan bir saksı aldım, şimdi oldu bin saksı. Bu kadar kolay kök salan belki bir de sardunya vardır. Zaten çok da hızlı büyüyüp yayıldığından sık sık dallarını koparmak gerekiyor. Bu dalları toprağa batırmak yetiyor, en geç bir sene sonra orada kocaman bir çalının belirmesi işten bile değil. Su ihtiyacı da yok denecek kadar az. Çok sıcak ve kurak geçen bu yaz boyunca en fazla iki kere sulamışımdır. Güneş ya da gölge altında yaşaması da pek fark ettirmiyor.
Yeşil elli olmamaktan şikayet edenler için ideal bir bitki.
Yapraklarının değişik rengi ilkbaharda açan sarı çiçeklerinin gösterişsizliğini adeta örtbas ediyor.
Astrales sınıfının Asteraceae ailesinden, yani ayçiçekleri, papatyalar yakın akrabaları. Mensup olduğu Senecioneae alt ailesi papatyagillerin en kalabalık grubuymuş (150 tür, 3000 bitki).
Bitkinin ismini bulana kadar bahçe onlarla dolup taştı ama sonuna buldum:
Cinerária marítima L. (= Senecio cineraria D.C., = Senecio maritimus Reich.). Kül Çiçeği. Almanca: Aschenpflanze, Silbereiche; Fransızca: Cinéraire, Jacobée maritime; İngilizce: Cineraria.
Çiçekle ilgili ilginç özelliklerden biri de taze sıkılmış suyunun (ama bu ne demek, işte bunu bulamadım, belki de çay banyosu gibi bir şey) gözdeki katarakta iyi gelmesi. Aslında gözle ilgili tüm hastalıklara iyi geldiği gibi görüş gücünü de arttırıyormuş. Bilmiyorum, denemedim.


26 Ocak 2008

Kasımpatı _ Krizantem

çalı


Kasımpatı papatyagiller ya da günebakangiller (hangisi doğru, bilmiyorum, yani Astrales düzeninin Asteraceae ailesine mensup. Aile çok kalabalık. Söylentilere göre orkidegillerden bile daha kalabalık.
Kasımpatının da her türlüsü var. İrisi, ufağı, çok renklisi, tek renklisi, yalınkatlısı, çokkatlısı... Bir de burada öğrendim, yazpatısı diye bir türü de var. İsminden de anlaşılacağı gibi Kasım ayında değil, Temmuz_ Ağustos aylarında açıyor.
Kasımpatılarla aram çok iyi. Bahçeyi çok seviyorlar. Güneş, hem de bol güneş dışında hiçbir istekleri yok. Neredeyse su bile istemiyorlar. Küçük saksılarda kibar kibar büyüyen türleri bahçede toprağa ekilince adeta koca bir çalı olup çıkıyorlar. Ağaç altlarını boş bırakmaktan hoşlanmadığımdan bazı ağaçların altına bir iki sap ekmiştim, bakalım ne olacak diye. Önce mükemmel bir yerörtücü kisvesine bürünüp her yanı sardılar, sonra yükseldiler... Yaz ortalarından itibaren rengarenk açmaya başlayınca ortalık iyice şenlendi.
Uzamaya çok meraklı olduklarından ağaç altına dikmem işime yaradı, ağacın gövdesini rahatça bağlama çubuğu olarak kullanabildim. Yoksa burda çiçekleri her tarafından sopalara sıkıştırıyorlar, çiçeklerinin tüm güzelliğine karşın biraz komik bir görüntü oluyor.
Çiçek açma bitip de dipten yeni yeşillikler boy gösterince tüm çubukları neredeyse dipten kesiyorum. Gene yer örtücü görevine geri dönüyorlar.
Sümüklüböcekler galiba biraz fazla seviyor ama onlar da ne sevmiyor ki!

25 Ağustos 2007

Leylak

Çalı


Leylağın (Syringa) zeytingiller (Oleaceae) ailesinden olduğunu duyduğumda şaşırmadım desem yalan olur. Leylak, zeytin ve de yasemin... Leylakla ikinci şaşkınlığımı beyaz renkte çiçek açan türleriyle karşılaştığımda yaşadım.

Baharın müjdecisi olması, bahçenin bir köşesini mis gibi kokutması, soğuklardan hiç etkilenmemesi, her toprakta yetişmesi gibi özellikleri iyi de benim gibi elinde makas hababam budamak gibi bir hastalığı olanlara karşı hiç de hoşgörülü değil. Budanmaktan hiç hoşlanmıyor. En az iki yıl hiç çiçek açmayarak bu huyunuzdan kolayca vazgeçmenizi sağlıyor. İlle de biraz düzelteceğim diyenler bunu, çiçekler geçer geçmez yapmalı, sonra da hiç elini sürmemeli.
Hoş özellikleri arasında kolayca çoğaltılabilmeleri de var. Taze sürgünler tercih edilmeli.

27 Haziran 2007

Mine Çalısı - Lantana camara

Çalı

Ailemizin en sevdiği çiçekler sıralamasında en başlarda gezen mine çalısı (Lantana camara) her açıdan ilginç bir çalı. Her şeyden önce renkleri... Sarı-kırmızı, pembe_sarı, düz sarı, düz beyaz... Bir kere açmaya başladılar mı neredeyse ilk soğuklara kadar hiç durmuyorlar. Bu arada renkler örneğin sarı ağırlıklı başlayıp kırmızı ağırlığa dönüşüyor (yanar döner adını buradan almış olmalı). Dallarda aynı anda hem çiçek hem meyve olabiliyor.
Çift renkliler genelde yüksek çalılar oluştururken tek renkliler daha ziyade yer örtücü ya da daha küçük çalılar olarak boy gösteriyorlar.
Özellikle yüksek çalı olabilenler aynı zamanda çok muntazam çitler oluşturabiliyor çünkü budamaya bu kadar neşeyle yaklaşan başka tek bitki herhalde ligustrumdur.
Mine çalılarının dayanamadıkları tek şey susuzluk. Hemen yapraklarını sarkıtarak protestoda bulunuyorlar. Güneşten de hiç şikayetçi olmuyorlar.
Çoğaltmak için de tek yapılması gereken, budama artıklarını toprağa batırmak.
Bütün bu özellikler, bakım kolaylığı, her türlü toprağa gösterdikleri uyum, her türlü kesime tahammül, mine çalılarını bonsai severler için de vazgeçilmez bir bitki haline getiriyor. Kışları çok soğuğa yapraklarını tümüyle dökerek tepkilerini gösterdikler gibi evin içinde fazla sıcak ya da fazla güneş görmeyen bir yere alındıklarında da aynı tepkiyi gösterdiklerinden ben onları bir güney duvarının fazla rüzgar da almayan bir köşesinde dışarda bırakmayı yeğliyorum. Tek dikkat ettiğim şey, fazla suya boğmamak, gene de susuz kalmamalarına dikkat etmek. Don olacağını bildiğim geceler susuz bırakmaya özellikle dikkat ediyorum. Yazlara gelince. Saksıdaki mine çalıları suya bir türlü doymadıkları için onları, özellikle çok sıcak aylarda, günün sadece birkaç saatini tam güneş altında geçirecekleri yarı gölge yerlere yerleştiriyorum. Ayak altında da olmaları gerek çünkü sık sık tepe uçlarını koparmak gibi sevdiğim bir işlemi ancak öyle yerine getirebiliyorum.
Mine çalısının bir diğer özelliği de yaydığı koku. Pek çok insanın yanı sıra böcekler de bu kokudan rahatsız olduğu için kopardığım yapraklardan böcek ilacı yapıyorum. Birkaç gün suda beklettikten sonra 'zararlı' böceklerin musallat olduğu bitkilere sıkıyorum, böceklerin çoğu göç ediyor.
Bitkinin diğer bir özelliği de mensup olduğu sülale. Bildiğimiz verbeneler dışında zeytinden yasemine, ada mercanından kekik naneye, acem borusundan limon nanesine kimler yok ki...

25 Mayıs 2007

Karides ya da Justicia brandegeeana


İsmi komik. Yalnızca bizim yörede böyle adlandırıldığını zannediyordum oysa İngilizcesi de Shrimp plant. Bu bölgede hemen her evin tenekelerinin baş konuğu. Bakımı çok kolay, hatta bakmak bile gerekmiyor. Kışları soğuklardan pek etkilenmiyor (tabii bu bölgenin soğuklarından), yeter ki sulanmayarak kış uykusuna yatmaya zorlansın. Biraz yaprak döker gibi olsa da baharın ilk aylarında hemen canlanıp çiçeklerini açmaya koyuluyor. Bahçeler için önemi, bu çiçeklerin hep açması. Yazları fazla sulamak ya da aşırı susuz bırakmak yaprak dökümüyle sonuçlansa da toparlamakta gecikmiyor. Fazla güneş altında kaldı mı çiçeklerin etrafını saran kırmızılıklar soluyor. En iyisi en azından öğle sıcağında güneş altında kalmayacağı yarı gölgeli bir yere koymak.
Anavatanı Meksika'da boyu 1 metreyi geçmeyen çalılar halinde yaşarlarmış, ben teneke dışında hiç görmedim. Aslında yapraklarının fazla büyük olmaması bonsai olarak da değerlendirilmelerini mümkün kılıyor (tabii ki deniyorum).

03 Mayıs 2007

Brugmansia _ Patlıcan Çiçeği

ağaççık, çalı

İnternette şöyle bir baktım, Brugmansia için Türkçe bir karşılık yok, ben de bizim yörenin bu bitkiye verdiği adı benimsemeye karar verdim: Patlıcan Çiçeği. Aşağı sarkan çiçeklerinin çana olan benzerliği nedeniyle bitkiye çan çiçeği de deniyor ama bu ismi reddediyorum. Çan çiçeği olarak adlandırılan çok bitki var çünkü. Boru çiçeği adı da acem borusuyla karışır endişesiyle kullanmadığım bir ad.
Bitkiye şöyle bir bakınca patlıcan çiçeği adını nereden aldığını anlamak zor değil. Yaprakları, yaprakların dizilişi tıpkı patlıcanınki gibi. Çiçekler de benziyor, tek fark Brugmansia'nın çiçeklerinin devasa boyutu, bir de renkleri... Patlıcanın çiçekleri uçuk mor ya da eflatun oysa Brugmansia'nın esas olarak beyaz olmakla birlikte sarısı, portakal renklisi vs var. Bu vs de ne demekse...
Bitkinin anavatanı Güney Amerika. Kökleri sağlamsa hafif donlara dayanmakla birlikte esas olarak ılıman iklim seviyor. Fazla güneşten hiç şikayetçi olmamakla birlikte yarı gölgeye de itiraz etmiyor. Suyu da yazları ihmal etmemek gerekir.
Bunun dışında bakımla ilgili bir sorun yok. Buna karşın bizim patlıcan çiçeği tam beş senedir yaşam mücadelesi veriyor. Önce hemen dibinde yapılan inşaat çalışmaları, ardından mutfak katını sel suları altında kalmaktan kurtarmak için hemen üstünden geçirmek zorunda kaldığımız drenaj borusu, ardından yaşanan o korkunç soğuk kış... Ve her seferinde topraktan yeniden yükselmesini bildi. Belki de muzlar kesin korumaya aldıkları için ilk kez bu kış yapraklarını bile dökmeden sapasağlam ayakta kaldı ve gene ilk kez bu Nisan sonunda ilk kez çiçek açtı. Her sabah önce ona selam duruyoruz.
Patlıcan çiçeği adını sevmemin bir nedeni daha var. Patlıcan, domates, biber, tütün, petunya... Hepsiyle akraba. Solanaceae ailesinden.

13 Nisan 2007

Aslanağzı - Antirrhinaceae


Aslanağzı için her ne kadar biryıllık bitki deniyorsa da bahçedekiler üç sene içinde boyumu aşan çalılar halinde ömür sürüyorlar. Aslında ortancalar gibiler ya da güller. Yaz sonu yerden bir karış yüksek ne varsa her şey kesiliyor. Tüm kışı çubuklar topluluğu olarak geçiriyorlar. Sonra birden yapraklanıp çiçekleniyorlar. Önce aslanağızları, sonra güller, en sonra da ortancalar. Tabii ortaklıkları da bu kadar.
Zeytin, yasemin, leylak, verbena, çalı minesi (Lantana camara), melissa (gündüz kokan - Aloysia triphylla _ Lemon verbene), ayrıca kekik, biberiye, nane, fesleğen, lavanta, ada çayı,
sonra ünlü Paulownia, acem borusu gibi günlük hayatımızın vazgeçilmez gıdaları, kokulu ve şifalı otları bünyesinde toplamış Lamiales düzenine bağlı Plantaginaceae ailesine mensup olan
Aslanağzı (Antirrhinaceae) Batı Akdeniz kökenli.

04 Mart 2007

Melissa - Cestrum nocturnum

Çalı


Yaz gecelerinin bazen insana ağır gelen, zaman zamansa içini açan kokusu, gece kokan melissalar... (Cestrum nocturnum). Neden bu bölgede bu bitkiye melissa demişler, neden bazı yerlerde gece yasemini adı altında geçiyor, hiçbir fikrim yok. Yaseminle bir akrabalığı yok, melissayla da. Yeşile çalan sarı çiçekleri, küçük beyaz toplar şeklindeki meyveleri ve tabii kokusuyla her zaman dikkatleri üzerinde toplamasını bilen bir bitki olduğu kesin. Ayrıca budama acemileri ve meraklıları için de biçilmiş kaftan. Hiçbir şeye küsmeyecek kadar kendinden emin, hababam büyüyor, yeşeriyor, yeni sürgünler veriyor. Kendisini bir ağaç yapmaya çalıştığımdan işimi hayli zorlaştırdığını söyleyebilirim. Budanan yaprakları dolap altlarına ve içlerine tıkıştırdığımı da eklemeliyim. Yapraklar kuruduktan sonra bile çok güzel bir koku yayıyorlar.
Çoğaltması da çok kolay. Kesilen dalların uçlarını toprağa sokmak yetiyor. Bir senelik sersemliğin ardından, bir kere köklenip yerine yerleşti mi gerisi kolay.
Su ihtiyacını hiç bilmiyorum. Ben hiç sulamıyorum. Çok sıcak bir iki gün hariç. Ama onun yetiştiği bölgede saksılarım da duruyor ve onları hiç susuz bırakmadığıma göre artan sularla besleniyor da olabilir.
Bitkinin her yerinin zehirli olduğu söyleniyor. Bir yerde zehirin içerdiği Vitamin D3'den kaynaklandığı yazıyor. Bitkinin bir gramı yetişkin bir insanın günlük D vitamini ihtiyacının on katını karşılıyormuş, bu da zararlıymış.
Aileye bakılacak olursa bu zehir meselesini anlamak kolay. Patatesten nikotine, boru çiçeğinden petunyaya, domatesten biber ve patlıcana herkes bu ailede: Solanaceae.
Başka bir yoruma gerek var mı?


Bir de Cestrum elegans diye bir tür var. Yaprakları daha kaba, kokusuz. Hızlı büyümeyi seviyor ama budamaya karşı daha hassas. Yandaki bitki olabilir mi?

22 Şubat 2007

Japon Şemsiyesi

Çalı


Uzun yıllar Papirüs adı altında evlerimizin baş köşelerini süsleyen Japon Şemsiyeleri (Cyperus alternifolius) bu kez de bahçe kapısından gelen insanlara ulaştıkları yaklaşık 2,5-3 metre boylarıyla tepeden hoş geldin diyorlar. Birbirimizi seviyoruz. Su delisi olduklarını keşfettiğim için olsa gerek, beni hiç üzmeden kendi kendilerine ha babam uzayıp duruyorlar. Tek istekleri ara sıra makası elime alıp kuruyan sapları kesmem, zaman zaman da diplerindeki gövde kırıntılarını çekip yolmam. Sınır tanımadan göğe yükselme arzuları gene de zaman zaman canımı sıkmıyor değil. Sapların giderek kalınlaşmasına karşın yer çekimine karşı koyamayıp en ufak bir rüzgar kırıntısında şemsiyelerinin ağırlığına yenik düşmeleri işten değil. Hadi gene makası eline al ve yolda yürümeni engelleyen güzelim yaprakları kes...
İçerde ya da dışarda, Japon Şemsiyeleri gerçekten sıfır bakımla (ama bol su, hatta saksı içi hep su dolu bir kaba oturtulursa daha iyi olur, bahçede ise akan suların toplandığı bir yer olmalı) ortama güzellik katan bir bitki. Kaynaklara göre Madagaskar kökenli olmakla birlikte bildiğimiz Nil kıyılarında yetişen Papirüsle yakın akraba. Kızgın güneşten ziyade bol ışığı tercih ediyorlar. Çoğaltma işlemi de basit. Bir sap kesip şemsiye kısmını (yani bitkiyi baş aşağı çeviriyorsun) su dolu bir kapta köklenene kadar bekletiyorsun.
İlk kez bu yaz düşen tohumlardan yetişmelerine tanık oldum. Dikatsiz bir gözün ot diye yolacağı minik şemsiyeler...

03 Şubat 2007

Sinameki

Çalı
Sinameki adı hiç iyi şeyler çağrıştırmasa da bence bahçenin en gözalıcı yerine dikilmesi gereken bir çalı. Ben biraz gözden uzak bir yere diktim ve bundan dolayı çok pişmanım. Hiçbir özel isteği yok. Ne su, ne özel bir toprak ne de gübre. Yazın her şey solup kışa hazırlanmaya başladığında sapsarı çiçeklerini açıyor ve neredeyse Aralık ayına kadar çiçeklerini fasulye biçimindeki tohumlarına dönüştürmüyor. Yaprak da pek dökmüyor, ta Şubat sonuna kadar.

Sinamekinin isimleri konusunda aklım biraz karıştı. Senna obtusifolia (syn. Cassia obtusifolia L., Cassia tora, Emelista tora, ) ayrıca Cassia angustifolia... Hepsinin aynı bitki olduğu söyleniyor. Laksatif etkisi var. Baklagillerden (Fabaceae) olması nedeniyle de bahçede mutlaka bulundurulmalı. Çünkü komşu bitkileri, köklerinde ürettiği azotla besliyor. Bir tür yeşil gübre. Her mevsim kesip yeni bir sinameki ekemeyeceğimize göre uzun vadeli bir yatırım olarak ele alınması gerekiyor..

Kullanılan Kısmı: Arap tıp alimleri tarafından Avrupa'ya tanıtılan bu güçlü laksatifin tıp tarihindeki yeri 9. yüzyıla kadar uzanır. Özellikle Sudan ve Mısır'da Nil nehri kıyılarının yerli bitkisi olan c. senna Avrupa'lı bilimadamları öğrenmeden yüzyıllar önce buralarda kullanılırdı.
Tıbbi olarak kullanılan kısmı yapraklarıdır. Yaprakları bitkinin % 1,5-3' ünü oluşturan dianthrone glikozidlerini (daha çok anthraquinone bileşiklerini) içerir.
Özellikleri: ABD'de çok yaygın olarak kullanılan senna, FDA'nin (Food and Drug Administration) onayladığı birkaç bitkisel ilaçtan birisidir. Bilinen birçok laksatif (müshil) ilacın içeriğini oluşturur.

Kullanım Alanları:
* Senna kuvvetli müshil olarak kullanılır. İçerdiği anthraquinone barsakları uyararak 10 saat içinde boşalmalarını sağlar. Bitki kalın barsaklarda sıvı ve mineral salgılanmasını arttırıcı etki yapar ve bunların geri emilimini engeller.
* Bazı tıbbi girişimlerden önce barsakların boşaltılmasına yardımcı olarak kullanılabilir.
* Barsak parazitlerinin düşürülmesinde yardımcıdır.

Kullanım Şekli:
Hazır tablet veya drajeleri vardır.

Yan Etkiler ve Etkileşimleri:
* 8 veya tıbbi denetim altında en fazla 10 gün kullanılabilir.
* Uzun süre kullanımının bağımlilik yapabileceği düşünülmektedir.
* Hamile kadınlar tarafından doktor önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır.

* 6 yaşın altındaki çocuklarda kullanılmamalıdır.
* Barsak tıkanması olanlar, henüz tanısı konmamış mide ağrısı olanlar, apandisit belirtileri olanlar kullanmamalıdır.
* İshali olanlar, kalın barsak iltihabı olanlar,barsak ülserleri olanlar kullanmamalıdırlar.

Yan Etkiler:
* Mide bulantısı ve şiddetli ishal
* İdrarda kırmızı renk değişikliği (zararsızdır)
* Uzun süre kullanımında birçok istenmeyen etki
* Mide-barsak geçiş zamanını azalttığı için aynı gün alınan ilaçların emilimini azalta
bilir.