19 Temmuz 2006

Ceviz

Ağaç
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,

koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbula.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.

Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbulu.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nazım HiKMET

Ceviz hakkında mitolojik bilgiler edinmeye çalıştım. Tek öğrenebildiğim, Yunan ve Roma mitolojisinde tanrıların yiyeceği olarak geçtiği. Latince ismindeki regia (hükümran mı?) eki de burdan geliyormuş. Günümüzd e Noel ağaçlarını altın yaldıza batırılmış cevizlerle süsleme geleneği, tek tanrılı dinler öncesinde cevizin en azından Ortadoğu'da kutsal sayıldığına işaret ediyor olabilir. En azından İsa'ya inananlar arasında ceviz bolluk ve bereketi simgeliyor. Gelin odalarına cevizler atmak adettenmiş
Kutsal sayılmamış olması zaten mümkün değil. Zira yaklaşık 100-150 yıl yaşayan ceviz ağacı, ömrünün yarısını bizi cevizleriyle besleyerek geçiriyor. Sonra da mobilyacılığın baş tacı oluyor.
Anladığım kadarıyla ceviz biçimi itibarıyla da insanların ilgisini çekmeye devam ediyor. Cevizin dışındaki yeşil kabuk kafa derimize, kahverengi sert kabuğu kafatasımıza, sarı ince kabuğu beyin zarımıza, cevizin kendisi de beynimize benzetiliyor. Yalnıca cevizde bulunan gümüş iyon da cabası.
Ceviz Ağacı İle Topal Yunus'un Hikayesi
Burda bir dostumuz var:
Çerkeş'in
Kavak köyünden.
Büyük kitaplar gibi
içinde bir şeyler saklı.
Akıllı adamlara
ajans haberlerine
ve bilmeceye meraklı.
Adı: Yunus.
Ateşimizi yakıp
suyumuzu veriyor.
Ağaçlardan
ve günlerden konuşuyoruz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri.
Şimdilik
sohbetimizde kederi:
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...

Onu tanıyoruz:
avlunun içinde
kapının solundaydı.
Ve altı yaşında
dalından düştü Yunus,
topallığı ondandır.

Öküzler topalları sever,
çünkü topallar ağır yürürler.
Öküzler topalları sever,
ceviz ağaçları sevmez topalları:
çünkü topallar sıçrayamazlar yemişlere,
çünkü üzerlerine çıkıp
silkeleyemezler dalları.
Ceviz ağaçları sevmez topalları...

Bir acayiptir muhabbet bahsi:
mutlaka kendini dereye atmaz
sevilmeyenlerin hepsi.
İnsanların hünerleri çoktur:
insanlar
sevilmeden de sevmesini bilirler...

Bir acayiptir muhabbet bahsi,
bir acayiptir
ceviz ağacı ile
topal Yunus'un hikâyesi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Ve Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman,
kadınlardan önce uyanırdı dalları.
Altından geçerken düşünürdü Yunus...

..... Düşünmek:
ne mukaddes bir iş
ne felâket
ne de bahtiyarlıktı,
ve ölüm:
mutlaka varılıp dönülmeyen,
fakat üzerinde düşünülmeyen
bir köydü Yunus için...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu,
rüzgârda konuşurdu kendi kendine,
dalları yukardan Yunus'a bakar...
..... Gündüzleri yıldızların niye söndüğünü,
dünyanın yuvarlak olduğunu
ve güneşin etrafında döndüğünü
bilmiyordu Yunus.
Bunları biz anlattık ona
şaşıp kalmadı...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Üç kişi el ele versen
kütüğünü çeviremezdin.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Her gece altında otururdu Yunus...

..... Çinli müslümanlara,
burunları tek boynuzlu gergedanlara,
ve bir damla suda bir milyon mikroba dair
fikri yoktu Yunus'un.
Bunları bizden öğrendiği gün
hayret etmedi...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Toprağın içinde gider kökleri,
karanlık bir sudur tepende akar.
Her akşam altından geçerdi Yunus...

..... Bir gün ateşimizi yakıp
verirken suyumuzu:
«- Biz hizmetkârınız senin,
sen efendimizsin» - dedik.
Şaşırıp kaldı Yunus...

..... Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Rüzgârda konuşurdu kendi kendine.
Yüksekti, genişti alabildiğine.
Gece altında oturdun muydu
yıldızları göremezdin.
Karanlık bir sudur tepende akar,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları, yukardan Yunus'a bakar...

«- Köy işi zordur katiyen
vücut ezilir bir defa.
Toprağa çömelip bak dört tarafa:
bela hangi inde pusmuş
bilinir mi?
Mümkünü yok vurulsun...»

Vurmuş belâ, ciğerinden Yunus'u...

«- Biz hiç dünyada yaşamış değiliz.
Geldik
gidiyoruz öylesine...
Tevatür güzelmiş İstanbul şehri,
varıp görülmesi nasibolmadı.
Velâkin niye tiftiği yok
altmış haneden otuzunun? ...»

Tiftiği yoktu Yunus'un...

«- Attığın taş
dediğin kuşu vurmuyor.
Dünya trene bindi.
Gayrı dünya öküzün boynuzunda durmuyor.
Elimiz ayağımız: öküz.
Çok zor olur öküzü satmak,
yarı ölümdür yani.
Öküz gitti mi korkulursun...»

Sattılar öküzünü Yunus'un...

«- Herhal yolların sonu göründü.
Bu olan işleri akıl almaz.
Toprak sabuna döndü
kayar insanın elinden.
Cümle mahlukatın mekânı vardır
kurdun mekânı olmaz.
Toprağın elinden kaydı mıydı
bir mekânsız kurt olursun...»

Kaydı toprağı elinden Yunus'un...

Cevizlerini Eylülde döker,
yaprakları yeşil dururdu Kasıma kadar.
Güneşte gölgesi hain olurdu.
Yunus durmadan
Yunus kaybettikçe onu düşünür,
o, bir şey isteyip bir şey sormadan
rüzgârda konuşurdu kendi kendine...

Çocuklara ana,
tohuma toprak
ve karı lâzımdır erkek kısmına...

Bir kız kaçırdı Yunus:
Çünkü düğün pahalı
kız kaçırmak ucuz...

Fakirin karısı kavi olmaz...

Ve bir gün
Çerkeş yolu üzerinden
sabah namazı ışıyıp geldiği zaman
giderlerdi.
Yunus'un arkasında yuvarlandı yere,
kırmızı peştemalının içinde ölüverdi...

Topraksız, öküzsüz ve kadınsız,
kaldılar dünyada bir başlarına
ceviz ağacı ile Yunus.
Yalnızlık koydukça koydu Yunus'a.
El toprağında ter döker oldu.
Cevizi karanlıkta kaybolur sanıp
uyumaz beklerdi sabaha kadar.
Yalnızlık umrunda değil cevizin,
toprağın içinde gider kökleri,
dalları yukardan Yunus'a bakar...

Cevizden konsol yaparlar,
topal Yunus ne işe yarar?

Zemheriler geldi barınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Gayrı daha fazla sürünemezsin.
Sat Yunus cevizini...

Yün yorgan değil bu sarınamazsın.
Cevizden konsol yaparlar.
Bir cansız ağaçtır yaranamazsın.
Sat Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Mekânsız kurda mekândı.
Cevizden konsol yaparlar.
Yarı ağaç, yarı insandı.
Sat Yunus cevizini...

Cenaze çırçıplak, kara uzandı.
Cevizden konsol yaparlar.
Kesildi dalları, dallar budandı.
Sattı Yunus cevizini...

Varlılar varsıza dokur mu kilim,
vay cevizin hali, vay benim halim...

Sabahın sahibi vardır.
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir
yaşanacak günlerin
en güzelleri...
Şimdilik
sohbetimizde kederi:
kesilip
satılmış
bir ceviz ağacının...
Nazım Hikmet
Ceviz ağacı çok zor meyve veren bir ağaç. Söylendiğine göre dedeler torunları için ekermiş, cevizlerini torunlar yesin diye. Ama şimdi aşılı ağaçlar var. 4-5 senede ceviz veriyor. Cevizler hakkındaki söylentilerden biri de ağacı evin fazla yanına dikmemek gerektiği. Yaydığı koku insanı ağırlaştırırmış. Sürekli bir uyuma hissi değil, daha çok elini kolunu kıpırdatamamak...
Bilmem bunun cevizin salgıladığı 'juglan' adlı maddeyle bir alakası var mı? Cevizler yerlerine çok kıskanç. Su, besin maddesi ve güneş ışığını kimselerle paylaşmamaktan yanalar. Kökleri aracılığı saçtıkları bu zehirli maddenin yardımıyla başka bitkileri kendilerinden uzak tutuyorlar (allelophatie). Bu yüzden özellikle küçük bahçelere ceviz ağacı (hele o Juglans negra türü ağaçlardansa asla) dikimi yapılmaması öneriliyor. Elma, armut, süs kirazı, krizantem, krokus, zambak, bazı böğürtlen türleri, açelya, rhododendron, petunya, tütün, domates, biber, patlıcan, kabak, kuşkonmaz ceviz ağacına yanaştırılmaması gereken bitkilerden, yani neredeyse çiçeklerin ve sebzelerin tümü. Ağaç kesilse bile kökleri bu maddeyi salgılamaya daha uzun yıllar devam ediyormuş. Hoş, bizim cevize Kıbrıs Kabakları (Chayote) iki yıldır büyük aşkla sarılıp duruyor. Ne kabağa bir şey oldu ne de cevize. Ayrıca sardunya, abelya, aslanağzı, limon nanesi de hayatlarından memnun. Ama o bölgeye diktiğim laleler ve kroruslardan bu yıl hiç ses çıkmadı. Belki de ceviz ağacı yüzündendir, kim bilir.
Romalı ve Yunanlı hekimler ağacın kabuklarından bu maddeyi ayrıştırıp özellikle mantar hastalıklarına karşı kullanırmış. Pakistan'dan Küba'ya ceviz her türlü parazite, deri hastalığına karşı ilaç olarak kullanılagelmiş.
Bugün ceviz kollestrolden eklem sertliğine, erken bunamadan yorgunluğa her derde deva addediliyor.

Ceviz ağacı (Juglans regia), Karpat dağlarından güneyden itibaren Doğu Avrupa ve
Türkiye, Irak, İran'ın doğusundan ve Himalaya dağlarının ötesinde
kalan ülkeleri içeren geniş bir alanın tabii bitkisidir. Vavilov, cevizin
orijin merkezlerine Orta Asya ve Yakın Doğu'yu, Okmanich ise
sekonder merkez olarak Moldavya'yı da ilave etmiştir
Akçaabat (Trabzon) dolaylarında, Pliyosen-Kuvaterner çökellerinde bir
fosil ceviz meyvesi bulunmuştur. Fosil ceviz örneğinin bulunduğu jeolojik birim, Akçaabat-Trabzon'da, Kalanema Deresinin Karadeniz'e döküldüğü yere yakın, vadi içinde
yüzeylenmiştir.

Ceviz ağacı daha yapraklanmadan, Mayıs' ta çiçeklenir. 25-30 m kadar yüksekliğe ulaşabilen, kışın yaprak döken gösterişli bir ağaçtır. Yapraklar tek tüysü, yaprakçıklar tam kenarlı ve
kuvvetli kokuludur. Drog elde etmek için yapraklar Haziran ve Temmuz aylarında toplanır, havadar ve gölgeli bir yere serilerek kurutulur ve ince kıyılarak hava almayan kaplarda saklanır. Ceviz ağacı, Kuzeydoğu ve Doğuanadolu' da yabani olarak yetiştiği gibi, bahçelerde de
yetiştirilmektedir. Yaprakları tanen, eterli uçucu yağ,
juglan (mantar hastalıklarına karşı etkili), C vitamini ve flavonlar içermektedir.
Ceviz yaprağının kan durdurucu-sıkıştırıcı (
astringent), kuvvetlendirici (tonik)
ve bağırsak kurtlarını veya solucanlarını düşürücü (antihelmintik) etkisi
vardır. Yaprak çayı, sindirim bozukluklarında, kabızlıkta, iştahsızlıklarda ve kan temizliğinde etkilidir. Başarıyla kullanıldığı öteki hastalıklar ise sarılıktır.
İştah açıcı, kan şekerini düşürücü ve kuvvet verici etkileri vardır. Deri hastalıklarında antiseptik olarak haricen kullanılır. Ceviz yaprağı kaynatılarak tüm sıraca (
scrofula), frengi (sifilis), egzema
(
mayasıl), uçuk (herpes) ve raşitik hastalıklarda, kemik çürümesinde,
kemik deformasyonunda ve ayrıca, iltihaplı el ve ayak tırnaklarında
kullanılabilen çok etkili bir banyo katkısı elde edilir. Favus ve uyuz hastalıklarında hasta bölgeler taze ceviz yaprağının kaynama suyu ile yıkandığında kısa sürede düzelme görülecektir. Bu suyla
yapılan banyolar, yıkamalar, ergenlik sivilcesine, iltihaplı egzemalara, ayak terine ve kadınların akıntılarına iyi gelir. Ağız boşluğu iltihabı, dişeti, boğaz ve gırtlak hastalıklarında gargara yapılmalıdır.

Ceviz yaprağının kaynama suyu banyo suyuna eklendiğinde donuk kabarcıkları iyileşir. Ceviz yaprağı kaynama suyu, hızlı saç dökülmelerinde de kafa derisine friksiyon yapmakta
kullanılır. Bu sıvı ayrıca kafa bitine karşı da çok etklidir.

Haziran ortasında toplanan cevizlerden mide, karaciğer ve kanı temizleyen, mide yorgunluğunu ve bağırsak çürüklüğünü gideren çok etkili bir ceviz tentürü elde edilir. Bu tentür, ayrıca kan koyuluğuna karşı da çok yararlıdır.

Kullanım Biçimleri:

Çay: Yarım veya bir tatlı kaşığı ince kıyılmıs yaprak 1 su bardağı dolusu kaynar suyla haşlanır, 4-5 dakika demlendirilir ve süzülür... Gün boyunca 1 veya 2 bardak yudumlanarak içilir.

Banyo ve Yıkama Katkısı: Tam banyolar için; iki büyük avuç ince kıyılmış yaprak aksamdan 2-3 lt suya eklenir. Sabahleyin hafif ateşte 4-5 dakika kaynadıktan sonra süzülür ve banyo suyuna
eklenir.
Gerektiğinde bitki miktarı bir misli arttırılabilir.


Tentür: Haziran ortasında, 20 kadar taze ceviz dörde bölünerek bir cam kavanoza koyulur ve üstüne 1 lt konyak eklenir. Konyak cevizlerin üstünü en az bir parmak örtmelidir. Ağzı iyice kapanan kavanoz 14 gün boyunca güneşte veya sıcak bir ortamda, arada bir çalkalanarak
bekletilir. Sonra süzülerek koyu renkli şişelere doldurulur. Gereğine göre 15-20 damla alınır.

Bahçede iki ceviz ağacımız var. Birini normal ceviz diye aldık, diğerini ise aşılı ve bodur diye. Ama her ikisi de bu yıl meyve verdi. Aşılı diye bildiğimiz daha çok (belki 8 belki 10 adet), öteki daha az. Bir de söylentilere göre suyu çok seven ceviz, ayaklarının ıslak kalmasından da nefret edermiş. Oysa bizdeki aşılı olan kışları akan deremizin yanı başında serpilip duruyor. Bakalım ne olacak.
Bu arada ceviz (Juglans), cevizgiller (Juglandaceae) ailesine mensup. Üst sıralama Fagales.

Güneş içeri doktor dışarı derler ya aynısı ceviz için de geçerli. Çok değil günde yalnızca 4 ceviz yemek, özellikle sinsi hastalıklara karşı ciddi bir önlem. Mesela kemik erimesini durdurmakla kalmıyor, kemiklerin yeniden sağlamlaşmasına da yol açabiliyormuş. Şeker hastalığı, kolestrol, artrit vs vs...

18 Temmuz 2006

Ortanca

Çit-Çalı


Etiler'in eski halini hatırlayanlar bilir, bir ortanca cennetiydi. Soğuk kışları, serin yazları ve en önemlisi, bol rüzgarıyla Etiler sanki ortancalar için yaratılmış bir tepeler semtiydi. En muhteşem ortancaları orada gördüm (bir de Anadolu Kavağı'nda; ama oradakiler tek bir insanın ortanca hastalığına yakalanmış olmasından da olabilir).
Güney Ege'nin bu sıcak ikliminde de ortancalar rahatlıkla yetişiyor. Tenekelerde bile (tenekede çiçekler pek büyümüyor olsa da). Yalnız kesinlikle güneş görmemeliler ya da çok çok az görmeliler. Tam gölge onlar için ideal, hele de rüzgara nazır bir gölgelikse ortancalar tüm bir yaz çiçekleriye ortalığa neşe saçacaktır. Toprak isteklerine gelince: Asitli toprak dediklerinden, o da her ne demekse. Ama etraflarda çam ağaçları var da yere bol bol iğne atıyorlarsa o bakımdan da endişeye gerek kalmıyor. İğnelerin olduğu yerde toprak, bilindiği gibi, asitlidir.
Ortancaların çiçekleri genelde pembe ve tonlarında olur. Beyaz ve kırmızı da ayrı türler galiba. Ama mavi tonlarında çiçek elde edilmek isteniyorsa bunun bir iki hilesi varmış. Kimileri sirkeli sularla suluyor, kimileri sulama suyuna çivit katıyor. Denemedim, bilmiyorum.
Bu sene bahçedeki iki ayrı bölgede yetiştirdiğim ortancalar iki farklı tepki gösterdi. Öğleden sonra güneş görüp su vermeyi genelde unuttuğum ortancalar sırf çiçeğe boğuldu. Nispeten büyük çiçekler. Sabah güneşi gören, bol su verdiğim ama altından geçen drenaj borusu yüzünden suların akıp gittiği ortancalar boyumu geçti ama çiçek hemen hemen hiç açmadı. Acımasızca yarısını kestim. Şimdi gene yapraklanıp biraz serpildi ama hala çiçek yok.
Ortancaları çoğaltmak çok kolay: Budanmış sapları toprağa dikip suluyorsun. Hepsi bu. Budama sırasında ben galiba bir hata yapıyormuşum. Genelde çiçekleri soldu mu, yani sonbaharda yerin bir karış üstünden kesiveriyordum, tabii gözlere zarar vermeden. Ancak okuduğuma göre tüm yapraklarını dökmüş, ama kurumuş çiçekleri üstünde kalan bitkiyi taa yeniden yaprakları filizlenene kadar, yani Şubat başlarına kadar ellememek gerekirmiş. Sabredebilirsem bu yıl deneyeceğim.
Bu arada ortancalar da Doğu Asya kökenli, Japonya, Çin yani. Himalayalar ve Endenozya. Ortancagiller diye bir aile var mı, bilmiyorum, ailesinin Latince adı Hydrangeaceae.

04 Temmuz 2006

Sardunya

Saksı Bitkisi



Sardunya (Pelargonium) için fazla söze gerek var mı? Eski yağ tenekelerinin içine yerleştirilmiş, her evin vazgeçilmez süsü. Çok da mütevazı. Ne toprak, ne su... Her şey onun için yeterli. Üstüne yağan kar 1-2 günden fazla kalmazsa kara da itirazı yok. Hafif donlar da umurunda değil. Dalını kırıp başka bir saksıya batırın, orda da yaşamayı sürdürür. Ve en geniş renk yelpazesi içinde çiçeklerini açar da açar. Çiçeklerinin bir de katmerlisi oluyor, insan bilmese ortanca sanır. Saksıdansa toprakta yaşamayı yeğliyor, o zaman boyu neredeyse 1,5 metreyi buluyor. Çok çiçek açması için bol da güneş görmesi lazım.
İnternette bulduğum azıcık bilgiye göre:
  • 20 gr. sardunya çiçeğini 1 litre suda haşlayınız.Uygun sıcaklık elde edilince, ılık şekilde, kompresi gözlere gazlı bez veya pamukla uygulayınız. (kızarmış gözler için)
  • kediler için zehirli
  • VÜCUTTA ÇIKAN ÇIBANA karşı (...) Diğer bir tedavi yöntemi de çıbanın üzerine sardunya çiçeği yaprağının akşam yatmadan önce bağlanmasıdır. Sabah çıban kaybolur. (Kırklareli sayfasından)
Sardunyanın parlak yapraklısı sakız (Pelargonium peltatum), dantel yapraklısı ıtır (Pelargonium radula), benim ellerimde ertesi seneyi çıkartamayanları ise canan (Pelargonium domesticum) oluyor. Sakızlar özellikle pencere kenarlarındaki saksılardan aşağıya sarkmaya bayılıyor. Onların su ihtiyacı da daha fazla, renk cümbüşleri de inanılmaz. Rutubetli, soğuk havalara da hiç itirazları yok, hatta sardunyadan farklı olarak fazla güneşi sevmiyorlar.
Itırlar (Pelargonium radula) kokularıyla hemen fark ediliyorlar. Ben onları sık sık budayıp dallarıyla, çiçekleriyle dolapların içine tıkıştırıyorum. Hem dolap içleri uzun süre mis gibi kokuyor hem de karınca, güve vs dolabın içine girmek gibi bir eylemde bulunmuyor.
Cananların yaprakları bildiğimiz sardunlardan farklı olarak daha üçgenimsi ve uçları hafif tırtıllı. Her sene renklerine dayanamayıp bir iki saksı alıyorum ama sonu hep hüsran oluyor. Galiba fazla sıcağı da soğuğu da sevmiyorlar. Çok da su istiyorlar. Ben onlara biraz sıradan sardunya muamelesi yapıyorum galiba ama anlaşılan onlar gibi her muameleye eyvallah demekten çok uzaklar.

14 Haziran 2006

Biraz da Diğer Sakinler...

Bitki tanımaya biraz ara verip bahçenin diğer sakinlerine, bitkilere 'zarar' verdikleri gerekçesiyle sevilmeyen, hatta zehirlerle (ya da ezilerek) öldürülen diğer sakinlerden
söz edelim: Börtü böcekler, sümüklü böcekler, kurbağalar, kaplumbağalar, karıncalar, yılanlar, akrepler, kirpiler, kertenkeleler, fareler, solucanlar, kurtçuklar, kuşlar...
Kaplumbağalar, Lafonten masallarındaki tavşan ve kaplumbağa hikayesinin başka bir boyutunu anlamamı sağladı. Bir kere kaplumbağalar hiç de yavaş değil. Yere bıraktığınız bir kaplumbağa göz açıp kapayana kadar gözden kaybolmasını biliyor. Kalın kabuğundan beklenmeyecek kadar çevik ve tabii ki masalda da vurgulandığı gibi istikrarlı. Aklına koyduğu bir hedeften onu döndürmenin imkanı yok. Günde bilmem kaç kere onu çileklerimin arasından çıkarıp bahçenin tam zıt ucuna taşıyorum. Bir süre sonra çileklerin arasında gene bitiveriyor. Tabii ki tavşan ondan daha hızlıdır. Ama her şey göreceli. Kaplumbağaları öldürmekten neyse ki kimse hoşlanmıyor. Ama özellikle börülceye, karpuza bayıldığından ortalıkta görülmeyegörsün, derhal komşu bahçeye atılıveriyor. İştahının büyük olduğundan eminim ama ben onun söylendiği kadar zararlı olduğunu sanmıyorum. Zaten sonunda onunla çileklerimi de paylaşmaya karar verdim. O günden beri rahatım. Ona da yetiyor, bana da. O ve irili ufaklı tüm ailesi bu kararımın ardından bir süre ortalıkta çilekten kıpkırmızı dolaştı. Ben de kalan çileklerden reçeller, yoğurtlar yaptım, hala da yapıyorum, yani hepimize yetiyor. Gene de sebze fidelerini diktikten sonra sık sık kontrol etmek lazım. Yeni fidelere bayılıyorlar. Bu yüzden fide dikiminde bol kepçe davranılmalı. Ve sık sık kontrol edilmeli. Ben bu sene tam beş kere baştan biber patlıcan ektim.
Tıpkı kaplumbağalar gibi kertenkeleler de başta beni hayli ürküttü. Çünkü çalıların arasına gürültüyle dalmak gibi bir alışkanlıkları var. Bahçede daha çok dinazorların mini modellerinden olduğu için onlara dino adı taktık. Bir de yeşil renklileri var. Onlar çok daha zarif. Bahçede ne iş yaparlar, hiçbir fikrim yok. Zaten onların ayları kış sonundan ilk sıcaklara kadar. Artık gürültülü kaçışlarına hemen hemen hiç rastlamıyorum. Yerlerini biraz da tuza tükürenlere bıraktılar galiba. Tuza tükürenler albino kertenkeleler. İnsanların yanında yaşamaktan hoşlanıyorlar. Nedense onları öldürmek günah. Bir de hikayeleri var ama şu anda hatırlamıyorum.
Kurbağamız iki cins. Biri bildiğimiz kurbağa. Şişman ve çirkin ve ıslak. İnsanın eline alıp öpmesi için kraliçe olma azmi göstermesi gerek. Diğer kurbağa tam tersine yemyeşil ve kupkuru. Ağaç kurbağası olabilir mi? Muzların yaprakları arasında yaşamaya bayılıyorlar. Bir de yavrular mutfağa dalmayı pek sever.
Neden bilmem, sümüklü böceklere Batılı kitaplarda çok büyük savaş açılıyor. Bitkilerin arasına bira dolu kaplardan yapılmış tuzaklar kurmalar, bitkilerin arasına zehirler serpmeler, gece elde fener sümüklü böcek avına çıkmalar, tabii gördüğün an ezip öldürmeler vs. vs... Bu yıl az kalsın onlara hak verecektim. Bahçe adeta sümüklü böcek akınına uğradı. Her boydan ve çoktular ve mesela enginarlardan kendilerine muhteşem ziyafetler hazırladıklarına eminim. Özellikle çiçeğin göbeğine yerleşip o goncaları hatur hutur yiyorlar. Bir ara geceleri ne zaman dışarı çıksam kendimi adeta sümüklü böcek denizinin ortasına sanırdım, geceleri hareketleniyorlar çünkü. Acaba ben de mi öldürsem diye düşünürken giderek kayboldular. Yoksa Batının ıslak yazları yüzünden mi bahçelerin belalılarından addediliyorlar?
Arılardan yana hiç sıkıntımız yok. Bu bölge zaten arıcılığıyla meşhur. Hatta komşumuzun kovanları bizim alt çitin hemen yanı başında sıralanıyor. Arı çeşidi de çok. Yabani arı, bal arısı, buralıların kızıl arı dediklerinden, demir arı... Hangisi bilmiyorum, içlerinden bir tanesinin en büyük merakı evin içine yuva yapmak. Çerçeve arkası, şapka içi, yastık altı... Kısaca bir süre yerinden oynatılmayacağını düşündüğü her yere çamurdan huni şeklinde yuvalar yapıyor, bazen tek, bazen koloni halinde, artık keşfedilme süresine göre. Arı alerjisi ailemizin yalnız bir ferdinde görüldüğünden, o da yalnızca tatillerde bir aylığına geldiğinden birlikte korkusuzca yaşadığımız gibi onları bahçeye çekmek için özel bitki bile ekiyorum. Hoş, fazla özel bitki aramam da gerekmiyor. Çiçek açan her şeye bayılıyorlar. Şu sıralar çiçek açan ligiustrumlar en büyük besin kaynakları. Sabahın erken saatlerinde o civardan geçerken insan kendini biraz korku filminde sanıyor, öyle kalabalıklar... Çıkardıkları 'vız'lardan insanın neredeyse kulağının zarı patlayacak.
Şu yanda görülen kurtçuk galiba sonra güzel beyaz bir kelebeğe dönüşüyor. Genelde bahçelerde kurtçuklardan çok korkuluyor. Bir türü güllere ve lahanalara ciddi hasar veriyor. Bir bitkiye dadanmayagörsünler, geride bir tek yaprağın iskeleti kalıyor.

En iyi ilaç, arap sabunu+ispirto karışımı. Tam ölçüsünü bilmiyorum ama güldeki bitler türü böcekler sözkonusu oldu mu arap sabununu bol tutuyorum, yaprakları kıvıran güve türü böceklerde ise ispirtoyu basıyorum. Yaklaşık bir litreye bir-iki avuç arap sabunu, bir su bardağı ispirto. Beyaz sineklerle baş etmek için bu karışıma 2 çorba kaşığı karbonat ekliyorum. Bir diğer gizli ilacım sarımsak. Böceklenmeye fazla yatkın bitkilerin etrafına mutlaka bir-iki diş sarımsak ekiyorum. Ayrıca bir-iki gün suya ısladığım birkaç baş sarımsağın suyunu süzüp ilaç niyetine sıkıyorum. Bahçe birden çürümüş sarımsak kokuveriyor. İşte bu koku bizi nasıl rahatsız ediyorsa böcekleri bin misli daha rahatsız ediyormuş. Ayrıca iyi bir mantar ilacı:
Çiçek yağını suyla inceltip arap sabunuyla çoğaltıp içine de sarımsak suyu eklenecek. Yalnız bunu daha dikkatli sıkmak lazım çünkü bu arada 'kötü' böcekleri yiyen 'iyi' böcekler de size kızıp bölgeyi terk edebilir. Ayrıca mutlaka önceden bir iki yaprağa sıkıp bitkinin bu ilaca vereceği cevabı kontrol etmek lazım. O da küsebilir.
Bu yıl favori ilacım, bildiğimiz süt. Yaz sıcağında nemden yararlanıp yayılma eğilimi gösteren bir sürü mantar hastalığına karşı etkili olduğunu okudum bir yerlerde. Özellikle yağlı süt olacak (süt tozu bile olabilir). Bir ölçüyü 6-7 ölçü suyla sulandırıp 15 günde bir, sabah erkenden domateslere, salatalıklara, kabaklara sıkıyorum. (Söylendiğine göre güllere de iyi geliyormuş.) Sonuç şimdilik iyi. Ama henüz sıcaklar da tam olarak bastırmadığından neticeyi ben de merak ediyorum.
Önerilen diğer ilaçların başında ısırgan otu geliyor. Kuru ya da taze ısırgan iyice çürüyene kadar suda bekletiliyor. Süzülüp suyla çoğaltılarak bitkilere sıkılıyor. İnternetteki sayfaların birinde (ne yazık ki kaydetmemişim) mine çalısının (Lantana camara) yaprakları da böcek ilacı olarak öneriliyor. Yaprakların ne kadar kötü bir koku yaydığını bildiğimden çok makul geldi ama henüz denemedim.
Ama benim en büyük sırrım Neem. Her 'ilacın' içine mutlaka bir-iki damla damlatıyorum. Öldürmez, kovalar cinsinden bir etkisi olduğu söyleniyor. Aslında gerçekten sağlıklı bir bahçede her şey dengede olacağından bu tür ilaçların da hiçbirine gerek kalmayabilir.

Yılanlardan pek bahsetmek istemiyorum. Bahçe için çok faydalı olduklarını biliyorsam da o faydalarını bizler ortalıkta yokken yerine getirmelerini tercih ederim. Onlara hayranım ve çok seviyorum ama uzaktan.
Buna karşılık solucanlar en yakın arkadaşlarım. Toprak değiştirirken saksılarda rastgelirsem hemen toprağa atıyorum. Dar mekandan kurtulmanın sevinci içinde hoplaya zıplaya kayboluyorlar.
Bir de kirpimiz var. Bize senede yalnız bir kere gözükür.
Kuşlarsız bir bahçe düşünülemez. Bahçeye zehir atmama nedenlerimden biri arılarsa diğeri kesinlikle kuşlar. Atılan her zehir, öldürülen her böcek aslında bahçedeki diğer canlıların gıdasını yok etmek demek. Sırf ben mi karnımı doyurmalıyım?
Bahçeye mümkün olduğu kadar çok kuş çekmek için kışın onları bol ve düzenli beslemek gerekiyor. Önümdeki çimende her sabah mutlaka ekmek kırıntısı bulunur. Yazın yiyeceklerini nasılsa buluyorlar. Tabii kuşların şöyle bir faydası da var: Mesela üzümlerin yenecek kıvama gelip gelmediğini en iyi onlar biliyor. Dikkat etmez ve toplamayı yarına ertelerseniz tek bir tane üzüm bulamama ihtimali de var.

10 Haziran 2006

Musaceae, yani kısaca Muz

Ağaç


Muzları bahçede hazır buldum. Değişik yaprak şekilleriyle kuyunun başına adeta tropik bir hava katmışlardı. Sonra kış geldi, yapraklar sarardı ve içimden bunca pisliği kökünden söküp atmak geldi. Yapraklarını temizlemek için kesmeye başladım, her tarafım sırılsıklam oldu. Ve muzlar o andan itibaren beni şaşırtmayı sürdürüyor.
Bir kere içleri gerçekten su dolu. Susuz kalındığında kesilecek bir yaprak insanı ölümden döndürebilir.
Çoğalma süratleri de inanılmaz. Hep de dairesel bir çoğalma şekli sergiliyorlar. Büyük bir muzun etrafında halkalanmış küçük muz ağaççıkları. Çünkü gerçekten en ufak halleriyle bile büyük muz ağaçlarının bire bir kopyaları.
Çiçek açma şeklini de uzun bir zaman anlayamadım. Önce yukardaki resimde görüldüğü gibi bir kese uzatıyor. Sonra onlar yukardan başlayarak kat kat açılıyor. Her katta... Tarifi zor, en iyisi resimlere bakmak.














Bu ele balmumundan bir şey gibi gelen çiçekler sonra nasıl bildiğimiz şu hevenklere dönüşüyor, gerçek bir muamma.


Muz kabuklarının güller için mükemmel besin kaynakları (fosfor) olduğunu duymuştum ama muz yapraklarının çok daha başka bir özelliğini keşfettim. Kuruyan yaprakları ot çıkmasını istemediğim yerlere yayıyorum. Gazete, hatta pamuklu kumaşları delip geçen otlar muz yapraklarını asla aşamıyor. Meyve veren ağacı kökünden kesmek gerektiğinden o gövdeleri de sebze 'bahçesi'nin yatak kenarlarına yatırıveriyorum. Bence toprağı organik beslemenin mükemmel yollarından biri. Yalnız ne kadar ufak olursa olsun kökleri mutlaka temizlemek gerekiyor. Yok orada da muz çıksın isteniyorsa, o başka... Göz açıp kapayana kadar yavrular baş veriveriyor.
Muz hevenkleri bilindiği gibi yeşilken toplanıyor. Onları sarartmanın pratik yollarından biri: Yeşil muzları hevenk halinde siyah bir naylon torbaya geçiriyor, içine de bir-iki elma atıyorsunuz. Elmadaki aslında kendini korumak için (allelophatie) ürettiği toksit maddelerden biri muzları kolayca sarartıyor.

1. ANAVATANI, YAYILIŞI, DÜNYA VE TÜRKİYE’DE ÜRETİMİ
Muz, Güneydoğu Asya’dan çıkmıştır. Anavatanı Güney Çin, Hindistan ve Hindistan ile Avustralya arasında kalan adalardır. Muzu ilk kültüre alanların balıkçılar olduğu sanılmaktadır. Balıkçılar ağ yapmak için muzun yapraklarından yararlanmışlar ve bu şekilde tarımı başlamıştır. Muzla ilgili ilk eser M.Ö. 600-500 yıllarına aittir ve Hindistan’da bulunmuştur. Muz bitkisi ülkemize ilk defa 1750 yıllarında Mısır’la ilgisi olan zengin bir aile tarafından süs bitkisi olarak, Mısır’dan Alanya’ya getirilmiştir. O yıllarda daha çok süs bitkisi olarak yetiştirilen Muzun meyve verdiğinin görülmesi üzerine, 1930'lu yıllardan sonra meyvesi için ticari amaçla yetiştirilmeye başlanmıştır. Bugün ülkemizde sadece Anamur, Bozyazı, Gazipaşa ve Alanya ilçeleri ile
çevresinde Musa Cavendish dediğimiz bodur muz üretimi yapılmaktadır.

Dünya Üretimi : Dünyadaki muz üretimi en fazla Asya kıtası ülkelerinde yapılmakta, bu kıtayı sırasıyla Güney Amerika, Orta Kuzey Amerika, Afrika, Okyanusya ve Avrupa Ülkeleri izlemektedir. Dünya muz üretimi 1975 yılı istatistiklerine göre 37 milyon tondu
r. Ekiliş alanı ise 29.150.000 dekardır.

Türkiye Üretimi ve Tüketimi: Muz ülkemizde Anamur, Bozyazı, Alanya, Gazipaşa ve çevresinde, Toros dağlarının koruduğu mikroklimalarda, çok sınırlı alanlarda yetiştirilmektedir. Bu nedenle üretim miktarı azdır. 1994 de 12.000 dekar alanda 30.000 ton iken 2000 yılında 20.000 dekar alan ve 80.000 ton üretime ulaşmıştır. Ülkemizin yıllık muz tüketimi ise 400.000 ton civarındadır.

MUZUN BAZI ÖZELLİKLERİ

2.1. Tüketim Alanları

Muz yukarda anılan özellikleri yanında çiğ olarak yenebilen en güzel meyvelerden biridir. Meyve salataları arasında da yer alır. Muz yeşil iken pişirerek de yenilir.

2.2. Diğer Özellikleri

Muz, şifalı bitki, beyin gıdası veya afrodiziyak olarak ünlenmiştir. Gövdeler bir ay suda ıslatılıp, özel tarakla tarandığında ortaya çıkan elyafdan ilkel usullerle saç örgüsü gibi halat örüldüğü biliniyor. Muz liflerini Afrika’daki yerli halk, şapka, hasır ve hediyelik eşya yapım ında kullanıyor. Avrupa’da gemi halatı, oto döşemeleri yapımında kullanılıyor. Muz g
övde sinin, yaprak sapının veya salkımın suyu çok güçlü bir kan kesicidir.

MUZUN SİSTEMATİĞİ VE ÖNEMLİ ÇEŞİTLERİ

3.1. Muzun Sistematiği

Kültürü yapılan muz, Scitamineae takımı, Musaceae ailesi, Musa cinsine girer. Bu cinste çok sayıda partenokarp meyve veren klonlar vardır. Tek Çeneklidir.
Tabii bir de Almanca açıklama koymalıyım. Özellikle bir tanıma dikkat çekmek isterim (italik olarak belirtilmiştir)

Wahrscheinlich hat die Banane ihren Ursprung in Südostasien. Sie wird ca. 600 v. Chr. das erste Mal in
indischen Texten erwähnt. Bananenplantagen gab es in China schon 200 n. Chr. 650 brachten dann
islamische Eroberer die Banane nach Palästina. Von arabischen Händlern und Indo-Malayen wurde sie
in weite Teile Afrikas verbreitet. Von dort aus gelangte sie über die Kanarischen Inseln und Santo
Domingo nach Südamerika.
Die erste Plantage in Mittelamerika wurde 1502 von portugiesischen Siedlern gegründet.

03 Haziran 2006

Alacalı Yapraklar


Hedera Helix




Oleander _ Zakkum






Begonvil




Vinca _ Cezayir Menekşesi




Abutilon




Agave americana





Salvia _ Adaçayı




Euonymus _ Taflan





Lantana Camara _ Mine Çalısı




Latince adlarda variegata eki genellikle bitkilerdeki alacalı yapraklara işaret ediyor. Son zamanlardaki meraklarımdan biri de bu.

Viburnum - Kartopu

Çalı-Çit





Kartopu (Viburnum) ile mürverin (Sambucus _ Holunder) hanımeli ile aynı aileye (Caprifoliaceae _ Hanımeligiller _ Geissblattgewaechse) mensup olduğunu öğrenmek beni çok şaşırttı.
Kartopu (Gemeiner Schneeball, Blutbeer, Drosselbeerstrauch, Geißenball, Gewöhnlicher Schneeball, Glasbeere, Schlangenbeere, Wasserholder, Wasser-Schneeball) bahçemde yaprağını döken ve dökmeyen (Viburnum tinus olabilir mi?) olarak iki türle temsil ediliyor. Çok su seviyor, güneşe hiç itirazı yok. Çiçeklerini kış sonunda açması, bahar öncesi bahçede hüküm süren hafif kasvetli havaya adeta kar neşesi katıyor. Adını da muhtemelen bu özelliğinden almış.
Kayseri'de çok bilinip kullanılan Gilaboru (gilabolu-gilaburu, gilaburu, giraboğulu, gilebolu, girebolu, gilaboru, girabolu) adlı şifalı bitki de gene bu kartopunun bir türü (Viburnum opulus). Gilaboru'nun salkım halindeki kırmızı meyveleri olgunlaştıktan sonra yeniyor ya da suyu sıkılarak içiliyor, kabuklarının ise çay, tentür ve natürel ilaç olarak kullanıldığı söyleniyor.
Hastalıklara karşı sandığımdan daha hassas. Yaprak bitleri, beyaz zamklı bir madde, pamukçuk gibi başka bir şey kartoplarıma musallat olup duruyor. Ayrıca yeni sürgünler de kıvrılabiliyor. Bir gün önceden suya ıslatılmış sarımsak ( 1l suya 1 baş), ayrıca arap sabunu+soda+ispirto karışımı iyi geliyor. Ayrıca kıvrılmış filizleri koparıp atmaktan da çekinmiyorum.
Botanik: Bazı botanikçilere göre vatanı Türkiye, bazılarına göre ise orta Çin. Başta Asya'nın ılıman bölgelerinde, Türkiye'nin ise İç ve Karadeniz bölgelerinde ve de Avrupa'nın kuzeyi hariç tamamına yayılmıştır. Gilaboru orman kenarları ve ormanların seyrek olduğu bölgelerde, daha çok su kenarlarında ve nemli yerlerde yetişir. Gilaboru bazen bir çalı görünümünde, bazen de boyu 4 metreye kadar ulaşan küçük bir ağaçtır.

Yaprakaları karşılıklı, bir sonraki ile çapraz, kenarları kertikli, bazen 3 ve bazen 5 lopludur. İlkbaharda yeşil olan yaprakları sonbahara doğru açık kırmızımsı bir renk alır. Çiçekleri şemsiye gibi topluca bir arada ve çiçek demetinin etrafını çevreleyen bir sıra steril (kısır) ve içerideki diğer çiçekler ise fertildir (döllenebilir).

Meyveleri önce yeşilimsi ve sonra olgunlaşınca kankırmızısı bir renk alır ve çapı 0,8-1 cm olup içerisinde sadece bir çekirdek bulunur. Meyveleri ham iken yenirse zehirlenmelere sebep olur, bu nedenle ilk kar yağdıktan sonra yenir veya satılır.

Yetiştirilmesi: Genelikle sulak yerlerde ve ırmak kenarlarında problemsiz yetişir.

Hasat zamanı: Nisandan Ağustosa kadar dalların kabukları soyularak, kurutulur ve kaldırılır. Tentürü yapılacak ise taze olarak işlenir.



* * *


Araş.Gör. Lütfiye Ekici
Ank.Üni. Zir. Fak. Gıda Böl.

Prof. Dr. Sedat Velioğlu
Ank.Üni. Zir. Fak. Gıda Böl.



Gilaburu ve Sağlık

Dispacales (Rubiales) takımının Caprifoliaceae (Hanımeli) familyasından olan gilaburu bitkisi (Viburnum opulus), Crampbark, Guelder Rose, European Cranberrybush gibi isimlerle de anılmaktadır. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında bu bitkiye, çiçeklenme dönemindeki güzelliğinden etkilenip 'Gül Ebru' ismi verilmiş ve bu isim dilden dile değişime uğrayarak Kayseri yöresinde gileburu, gilebolu, gilaburu, gilaboru; Konya yöresinde giraboğulu; Tunceli ve Karadeniz Bölgesi'nde ise gili gili şekline dönüşmüştür. Gilaburu, hızla büyüyen çok yıllık bir bitkidir ve yüksekliği 1.3 metreden 3.5
metreye kadar çıkabilir. Bitki dikimden 3 yıl sonra ürün vermeye başlamakta ve dip sürgünleri sayesinde 300 yıl kadar yaşayabilmektedir. Açık gri-kahvemsi renkteki kabuğun kalınlığı 3-5 ìm olup üzerinde ufak pullar vardır. Kabuğun iç yüzü sarımsı kahverengidir. 5-10 cm uzunluğundaki koyu yeşil yapraklar dişli ve 3-5 lobludur. Sonbaharda yaprakların rengi kırmızıya dönmektedir. Oldukça gösterişli, 5-10 cm çapındaki geniş salkımlar oluşturan yeşilimsi beyaz çiçekler ilkbaharda açar. Salkımların en dış halkalarındaki çiçekler sterildir. Yaz sonlarında olgunlaşan parlak kırmızı meyvelerinin çapı yaklaşık olarak 8 mm' dir. İnce kabuklu, tek çekirdekli, karın yarığı bulunmayan, küre şeklindeki meyvelerden yaklaşık 30-40 tanesi bir salkımı oluşturmaktadır. İnce ve düz yapıdaki kabuk, meyveye yapışık olarak bulunmaktadır. Meyveye ilişkin bazı özellikler yaklaşık olarak şu şekildedir: Meyve etini muhafaza eden kabuğun kalınlığı 62 , taneye oranı %11 olan pembe renkli, parlak ve pürüzsüz çekirdeklerin ağırlığı 0.050-0.060 g, genişliği 7.15 mm, uzunluğu 9.5 mm, kalınlığı 1.9 mm ve hacmi de 0.042 ml'dir. Olgunlaştıkça sulanan meyveler zayıf, sarkık, şemsiyemsi bir görünüm almaktadır. Gilaburu bitkisinin meyve tutma oranı %15.32, ağaç başına meyve verimi ise 8.4 kg kadardır. Periyodisite durumu göstermeyen gilaburu bitkisinden her yıl aynı oranda verim alınabilmektedir. Bu meyvelerin meyve suyu verimi yaklaşık olarak %43.5'dir (Anon. 2002a; Anon. 2002b; Anon. 2002c; Anon. 2002d; Anon. 2003a; Anon. 2003c; Baytop 1963, 1984; Cive-lek 1997; Davis 1972; Frohne ve Pfaender, 1987)
Gilaburu daha çok yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı karasal iklimde yetişmeye uygun bir bitki olup Türkistan, Sibirya, Amerika, Avrupa, Kuzey Asya ile Kuzey Afrika'da sınır ve süs bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Ülkemizde ise başta Kayseri olmak üzere Bursa, Sakarya, Ankara, Tokat, Sivas, Trabzon, Çoruh, Maraş, Kırşehir, İstanbul, İzmit, Erzurum, Samsun illerinde doğal olarak yetişmektedir ( Baytop 1963, 1984; Davis 1972 ). Organik maddelerce zengin topraklardan hoşlanan gilaburu iyi gelişebilmek için bol miktarda suya, iyi renkli ve kaliteli meyve vermek için de güneşe ihtiyaç duymaktadır. Bitki hasattan 15-20 gün sonra yapraklarını döküp dinlenmeye girmektedir ( Demircan 1998).
Gilaburu suyu Orta Anadolu'da yıllardır geleneksel bir içecek olarak tüketilmektedir. Sonbahar sonlarında meyveler bıçak ya da makas kullanılarak saplarıyla toplanıp musluk suyuyla yıkandıktan sonra yaklaşık üç ay boyunca su dolu bir kapta bekletilmekte ve bu süre sonunda
meyveler olgunlaşıp yenilebilecek bir tada gelmektedir. Daha sonra meyve suyu elde etmek için meyveler preslenmekte ve tüketimden önce suyla seyreltilip bir miktar şeker ilavesiyle içmeye hazır hale getirilmektedir (Soylak ve ark., 2002 ).
Gilaburunun kabuk ve meyveleri farmakolojide geniş bir kullanım alanı bulmaktadır. Kabukların kaynatılmasıyla elde edilen sıvının dahili ve harici kullanım alanları vardır. Hafif astım, epilepsi nöbetleri, yüksek tansiyon, bazı kalp rahatsızlıkları, kramplar, menstrüal sancılar, kabakulak, doğum sonrası sancılar, uyku bozuklukları, romatizma ve bazı sinir rahatsızlıklarında dahili olarak, egzama gibi bazı cilt problemlerinde ise harici olarak kullanılmaktadır. Gilaburu suyunun böbrekte oluşan kum ve taşları eritici özelliği olduğu da bildirilmektedir. Anadolu'da safra ve karaciğer hastalıklarının tedavisinde de bu bitkiden yararlanılmaktadır. Ancak başlıca kullanım alanları kramplar ile menstrüal sancılardır. Kasın gevşemesini sağlayan bileşenin 'viopu-dial' olduğu düşünülmektedir. Gilaburunun diğer aktif bileşenleri ise hidrokinonlar, arbutin, metilarbutin, skopoletin ve skopolin gibi kumarinler ile tanenlerdir ( Anon. 2002b; Anon. 2002c; Baytop 1963, 1984; Demircan 1998 ).

Harward Medicine School'da yapılan ve The New England Journal of Medicine'da yayınlanan çalışmada günde 250 gram gilaburu suyu tüketiminin sağlık üzerine olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Üriner enfeksiyonlar ile kanser tümörlerindeki azalmaların gilaboruda bulunan antioksidan maddelerle olan ilgisi üzerindeki çalışmalar ise halen devam etmektedir ( Anon. 2002e ).
Gilaburu üzerinde yapılan bir çalışmada bitkinin gövdesinde, kabuğunda ve meyvelerinde saptanan bazı bileşikler Tablo 1'de verilmiştir (Anon., 2003b; Bolat ve Özcan, 1995). Tablo 1'de belirtilen bileşiklerin yanı sıra, gilaburu ayrıca vitamin K, viburnin, isovalerianik asit, salisin, salik asit ve reçine de içermektedir. Gilaburuda bulunan valerik asit bitkiye valerian (teskin edici) bir koku vermektedir. Gilaburu meyveleri, ayrıca boya ve mürekkep endüstrisinde de kullanım alanı bulmaktadır (Anon. 2002b).
Gilaburu, kuşburnu ve alıçta sırasıyla indirgen şeker %5.83, %15 ve %4.9; ham selüloz ise %19.86, %2.80 ve %2.80 kadardır (Bolat ve Özcan 1995 ).
Gilaburu meyvesinin çekirdek ve pulp artıklarında önemli oranda sterol bulunmaktadır. Gilaburu çekirdeklerinin aspartik asit, treonin, serin, glutamik asit, prolin, glisin, alanin, valin, lösin, izolösin, tirozin, fenilalanin, histidin, lisin ve arjinin olmak üzere toplam 15 farklı aminoasit içerdiği belirlenmiştir (Karimova et. al 2000 ).
Gilaburuda bulunan galaktoz, arabinoz ve ramnoz gibi bazı şekerlerin bağışıklık sistemini uyaran bir etkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Bunlar, fagozitik indeks ve peritonal makrofajlarla lizozomal enzimlerin salgılanmasında etkilidirler. Gilaburudaki asidik polisakkaritlerin uyarıcı etkilerinin olması için kalsiyum iyonlarına ihtiyaç duyulmaktadır (Ovodova et. al, 2000 ).
Ülkemizin Orta Anadolu Bölgesi'nde çokça yetişen gilaburu sadece yöre halkı tarafından kış aylarında meyve ve meyve suyu olarak tüketilmektedir. Oysa, bol miktarda C vitamini ve antioksidan maddeler içeren gilaburunun gıda endüstrisinde de değerlendirilebilecek bir ürün olduğu düşünülmektedir.



Bütün bunları kayda geçtim, geçmesine de sonra kartopu ve mürverin hanımeligil ailesinden çıkarıldığını öğrendim. Adoxaceae ailesindenmiş. Herhalde uzmanlar doğrusunu biliyordur. Ne var ki bir sürü kaynak henüz bu ayrımdan haberdar edilmemiş. Yani isteyen kartopu ve mürvere hanımeligillerdendir diyor, bazıları demiyor. Çok önemli mi?

Abelya

Çalı
Abelia da hanımeligil (Caprifoliaceae) ailesinden bir çalı türü. Her daim yeşil. Japonya'dan Meksika'ya kadar uzanan bir çizgide yetişiyor. Adını bu bitkiyi ilk kez Çin'den İngiltere'ye taşıyan Dr. Clark Abel'den almış. Yaklaşık 15-30 türü var.
* Abelia adenotricha - (Çin)
* Abelia aitchinsonii
* Abelia angustifolia - (Çin)
* Abelia anhwensis - (Çin)
* Abelia biflora - (Çin)
* Abelia buddleioides - (Çin)
* Abelia cavaleriei - (Çin)
* Abelia chinensis - (Çin)
* Abelia chowii - (Çin)
* Abelia coriacea - (Meksika)
* Abelia corymbosa
* Abelia curviflora - (Japonya)
* Abelia engleriana - (Sezuan - Çin)
* Abelia fargesii - (Japonya)
* Abelia floribunda - Mexican Abelia (Meksika)
* Abelia gracilenta - (Çin)
* Abelia graebneriana - (Çin)
* Abelia hersii - (Çin)
* Abelia integrifolia - (Japonya)
* Abelia ionandra - (Tayvan)

* Abelia ionostachya - (Japonya)
* Abelia longituba - (Çin)
* Abelia mairei - (Çin)
* Abelia mexicana - (Meksika)
* Abelia mosanensis - (Kore)
* Abelia myrtilloides - (Çin)

* Abelia occidentalis - (Meksika)
* Abelia parvifolia - (Çin)

* Abelia schischkinii - (Çin)
* Abelia schumannii - (Çin)
* Abelia serrata - (Japonya)
* Abelia spathulata - (Japonya)
* Abelia speciosa - (Meksika)
* Abelia tomentosa - (Japonya)
* Abelia triflora - (Himalaya)
* Abelia tyaihyoni - (Kore)
* Abelia umbellata - (Sezuan - Çin)

* Abelia uniflora - (Çin)
* Abelia verticillata - (Çin)
* Abelia zanderi - (Sezuan - Çin)
Bahçemde 3- 4 tane abelya var. Onları minik ağaççıklar yapmaya çalışıyorum. Güzel olan, kışın da küçük küçük yapraklarla bahçeye biraz canlılık katmaları. Sonra Mayıs ayından ilk soğuklara kadar güzel küçük pembeli beyazlı çiçekler açıyor. Hiç bakım istemiyor. Kesmek, budamak bile istemiyor. Üzerinde hiç böcek de görmedim. Yapraklarını da kimse yemeye yanaşmıyor.

Ebegümeci


Ebegümeci yemeği nenemin evinde mutlaka pişen yemeklerden biriydi. Severdim. Ispanak kadar değil ama olsun. Zaten sofraya ıspanak kadar da sık çıkmazdı. Sonra ebegümeci sofralardan kayboldu. Beyoğluna taşındığımızda Balık Pazarında her bahar bir iki kere rastlayıp hemen aldım. Buraya geldiğimde ise baktım, sokaklar dolu. Erken baharda kırlar ebegümecinin çiçeğiyle masmaviye dönüşüyor. Diğer evdeki bahçede de bol bol çıkardı. Bir keresinde yanlış zamanda toplamış olacağız ki bir türlü yeyip yutamadık. O gün bugündür ebegümecini sadece sokakta seyretmekle yetiniyorum. Bir de baharın müjdecisi olarak verdiği selamı alıyorum. Bizim bahçede nedense pek çıkmıyor. Tek tük. Neden bilmiyorum. Oysa semizotu sınır tanımıyor.
Ebegümecinin Latince adının Malva silvestris olduğu hatırlansın, Malvaceae ailesinden. Aynı ailenin gösterişli üyesi ise Japon gülünden (Hibiscus rosa sinensis) başkası değil. Bir de Abutilon var (galiba bazı yerlerde gülhatmi diye geçiyor). Bizim mütevazı ebegümecimiz betonlaşan kentler yüzünden yok olmaya doğru dört nala koşadursun Japon gülleri inanılmaz renklerde çiçeklerle tüm bahçelerin vazgeçilmez süsü olmuş.
Malvaceae ailesinin ticari açıdan en önemli ferdinin adını da yeni öğrendim: Pamuk (Gossypium).