28 Ocak 2009

Zakkum - Nerium Oleander

ağaççık

Bitkilerin uğursuzluğu düşüncesi genelde tüylerimi ürpertse de nedense zakkumu uzaktan sevmenin daha iyi olacağı düşüncesinden hiç kurtulamadım. Batıl inançlara da bazen saygı duymak gerekir. Nitekim sonradan bu bitkinin olağanüstü zehirli olduğunu öğrendim. Zakkumdan zehirlenip ölen bir hayvanın etinin bile zararlı olduğu söyleniyor. Hatta koklamak bile başağrısı, mide bulantısı yapabiliyormuş. Zakkum dallarından şiş yapıp ateşte et pişirenlerin vay haline... Zehir zıkkım deyimini bile zakkuma dayandıran var.
Gene de öyle güzeller ki sonunda dayanamayıp evin dış demirleri boyunca diktik, böylece hem bahçe içinde değiller hem de güzelliklerinden mahrum kalmıyoruz. Bir de saksıda bonsai adayı olarak büyüyenler var ama onlar da alacalı yapraklı olduklarından uğursuzluk kapsamından dışarı çıkarıldılar. Çoğaltması da çok kolay. Taze tepe sürgünü koparıp toprağa dikmek yetiyor. Sonbahar sonunda oluşan tohumlardan yetiştirmeyi ise hiç denemedim.
Zakkumların kendi kendilerine yetiştiklerini (yani doğada kendiliklerinden var olduklarını... Nedense onları hep insan üretmesi sanırdım) bilmezdim, oysa sulak topraklarda, özellikle dere boylarında gerçekten kendi kendilerine büyüyorlar. Yazın susuzluktan pek etkilenmiyorlar, en azından ölmüyorlar ama büyümüyorlar da. Ama sulanmaktan da hiç şikayetçi değiller (dere kenarlarında boy gösterdikleri hatırlansın). Özellikle çiçek açana kadar bol su onlara iyi geliyor. Pembe, beyaz, kırmızı, sarı, katmerli ve yalınkat çiçekleri gerçekten batıl inançları yerle bir edecek kadar güzel.
Tek başına, hiçbir akrabası olmadan yaşayan zavallı bir bitki mi yoksa bu derken aynı ailede, yani Apocynaceae'de (Türkçesine zakkumgiller denilmiş) bir de Cezayir menekşelerinin (Vinca major ve minor) bulunduğunu tespit etmekle onlar adına rahatladım. Sonra bir akraba daha buldum: Apocynum cannabinum, diğer bir deyişle marihuana.




Genel Özellikleri: Uzun şeritsi mızrak biçimindeki yaprakları sürgünlere üçlü çevrel veya karşılıklı, bazen de dörtlü dizilidir. Yaprakları boz yeşil renkli, tam kenarlı, deri gibi de kalındır. Orta damar belirgin olarak çıkıntılıdır. Çiçek kurulları terminal durumludur. Kırmızı, beyaz, pembe ve nadiren sarı renklerde düz, yarı katmerli veya katmerli dayanıklı çiçekleri, Haziran-Ekim aylarında açar. Doğal yetişen bireylerin çiçekleri 3cm çapında ve pembe gül rengindedir
İklim ve Toprak İstekleri: Güneşli, sıcak, kurak veya drenajı iyi olmak şartıyla rutubetli yerlerde de kaplı fidan kullanılarak başarıyla yetiştirilebilir. Serin yerlerde çiçek verimi düşer, soğuk etkileri ve don zararları gözlenir. Hızlı büyümesi, rüzgara, tuz serpintilerine ve hava kirliliğine dayanması sahil ve tatil kentlerinde ona geniş bir kullanım alanı sağlar.
Budama Durumu: Sürgün uçlarını kesmekle çiçek verimi arttırılabilir.
http://www.bahcesel.com/forumsel/sus-calilari/6591-nerium-oleander-zakkum-oleaceae/

16 Ocak 2009

Japon Gülü

çalı, ağaçcık

Bizim Japon gülü diye adlandırdığımız, oysa resmi Latince adı Çin gülü (Hibiscus rosa sinensis) olan bitkiye bugüne kadar burada neden yer vermemiş olduğuma doğrusu hiç anlam veremedim. Oysa bu bitkinin hayamızda yeri vardır. İlk kez Mersin'de sokakta karşılaştık. Heyecanla İstanbul'a, apartman katında bir saksıya diktik. Tek bir gonca verdi. Sabırla ha açtı ha açacak diye bekledik. Sonunda bir sabah açtı ve akşama kalmadan soldu gitti. Sonra işin aslını öğrendik. Japon güllerinin çiçeklerinin ömrü ortalama bir günmüş. Güneşle birlikte açar, güneşle birlikte veda ederlermiş. Ancak kendi doğal ortamlarında çiçeklenme mevsiminde bitki her gün yeni çiçekler üretme becerisine sahip olduğundan bizler hiç çiçeksiz kalmazmışız.
Bahçemiz ne yazık ki pek çok Japon gülü fidelerinin kışı atlatamamasına tanık oldu. Çünkü yerlerine alışmada Japon gülleri pek nazlı. Bir de son bilmem kaç yılın en soğuk kışıyla boğuşmak zorunda kalınca hepten çabuk pes ettiler. Tüm felaketlerden, ayrıca acemiliklerimden sağ çıkanlar 5 yılın sonunda saksılarda ya da ekildikleri yerlerde kırmızı, beyaz, sarı çiçekleriyle artık bizi mest ediyorlar. Yalınkatları katmerlilere göre daha dayanıklı, hem çiçek açmada da daha şevkliler.
Malvales
düzeninden Malvaceae (ebegümecigiller olabilir mi) ailesine mensuplar.
İnternette şöyle bir baktım da bu Japon ya da Çin gülü, hadi kolaylık olsun diye Hibiscus deyip kestirip atalım, renkleriyle olsa gerek, hayli geniş bir taraftar kitlesine sahip. Tıpkı güller ya da orkideler gibi kulüpleri, dernekleri var. İlginç olan, Hibiscus'ların başlı başına bir bitki olmamaları, yani hibrid olmaları. Bu yüzden anavatanları hakkında hiç bilgi yok. Bahçedeki hatmi ağacı (Hibiscus syriacus) ile de yakın akrabalar. Anlaşılan Hibiscus türüne daha yakından bakmak gerekecek.
Bu arada: Saksıda yetişen Japon gülü (özellikle Bonsai yapmaya çalıştıklarım) su konusunda hiç de kanaatkar değil, biraz susuz kalsalar yaprak sarkıtma eğilimindeler. Öte yandan fazla su da hemen kökte çürümeye neden oluyor. Bunu, en güzel çiçeklerimi kaybettikten sonra öğrendim. Yazın kızgın öğle sıcağında güneş altında kalmaktan pek hoşlandıkları da söylenemez. Sabah ya da akşam üstü güneşi ya da tüm gün aydınlık bir gölge, neden bilmem, tropikal olduğu ileri sürülen bitkiler en çok bundan hoşlanıyor.

03 Aralık 2008

Kapari _ Capparis spinosa L

çalı

Bahçemde kendiliğinden ortaya çıkmış bir kapari çalısı var. İnşa çalışmalarına, üstüne basılmasına, işe yaramaz şey diye hababam kesilmesine karşın inatla yaşamını sürdürüyor. Bahçeyi devraldıktan sonra biraz özen göstereyim dediysem de o köşeyle ilgim pek fazla olmadığından kapari çalısı gene kendi kaderine terk edildi. Ve hala yaşıyor. Söküp benim çalışma alanıma yakın bir yere almak istedim, onu da reddetti. Kökleri o kadar derine inermiş ki ben üsten çekiştirdikçe eminim, Çin'de birileri bağırmıştır.
Brassicales düzeninden Capparaceae ailesine mensup olan kapari (Capparis spinosa L.) minik bir şişe içinde alınıp bazı et yemeklerinde kullanılsa da genelde evimizin buzdolabında süs olarak duran bir şeydi. Hakkını yemişiz.
Kedi tırnağı, hint hıyarı, it hıyarı, it kavunu, karga kavunu, yılan kabağı, menginik, gevil, yumuk, bugo, bubu, kepekçiçek, beri kemeri, şeballah, devedikeni, keper, kepere, gebre, gebere, geber otu, gavur bostanı
Bütün bunlar halk arasında bu bitkiye verilen ad.
Bitki benim hoşuma gidiyor, çünkü talepsiz. Çok güzel çiçek açıyor. Tıpkı enginar gibi kaparinin de aslında goncasının kullanıldığını öğrenmiş olmak da ayrıca beni mutlu ediyor. Hem ayrıca o çok derin kökleri de boşuna değilmiş. Toprak erozyonunu önlüyormuş. Diğer bir sürü bitkiden farklı olarak kapari hakkında internette ilginç sayfalar da buldum. Yazıları kim kimden almış, bilmiyorum ama ben de bir kısmını kes yapıştır yöntemiyle aşağıya aktararak kimseden geri kalmadığımı göstermiş olayım.


KAPARİ NEDİR?

Yurdumuzda Akdeniz ikliminin hakim olduğu Batı Anadolu illeri başta olmak üzere, Orta Anadolu'da Tokat ve civarında, Doğu Karadeniz ve Güneydoğu illerinde doğal olarak yetişen Gebreotu (Gebereotu), çalımsı yapıda, dik ve yatık olarak büyüyen dikenli bir bitkidir.
Fosfor, potasyum ve kalsiyumca zengin kalkerli ve killi toprakları seven ve güneşten hoşlanan bir bitki olması nedeniyle, güneye bakan yamaçlarda kandiliğinden yetişir ve iyi gelişir. Capparaceae familyasından olan gebereotunun Capparis spinosa ve C. ovata olmak üzere iki türü mevcuttur.
Yurdumuzda pek bilinmemesine rağmen gebereotu'nun kök kabuğunun idrar söktürücü ve kabızlık giderici özelliği vardır. Çiçek tomurcuklarında bol miktarda vitamin ve protein vardır. Yapılan bir çalışmada 100 g çiçek tomurcuğunda kuru madde olarak; 67 mg fosfor, 9 mg demir, 24 mg protein, 12 mg selüloz ve 2 mg lipid tesbit edilmiştir. Gıda, kozmetik, boya ve ilaç sanayiinde kullanılan kaparinin yurt dışına ihracı genellikle salamura şeklinde olmaktadır. Konserve olarak hazırlanan kapari; turşu, salata, pizza üstü, balık ve av etleri yanında garnitür olarak yenilmektedir. Sağlık açısından karaciğer fonksiyonlarını düzenlediği ve cinsel gücü artırdığı söylenmektedir. Doğadan toplanan tomurcuklar bir kavanoz içerisinde % 20'lik tuzlu suda üç ay bekletilip sonra bire bir oranında sirke içine konulup on gün sonra yenildiğinde aroması ve lezzeti çok beğenilmektedir.
Güneş seven, sıcak bölge bitkisi olarak bilinen gebereotu, yurdumuza önemli miktarda döviz getiren bir bitkidir. Yaz aylarında, atıl işgücünün değerlendirilmesi yönüyle işsizliği azaltması ve toplayıcılarına yeterli gelir sağlaması büyük bir avantajdır.
Çok yıllık derin köklü ve yayılıcı özelliği ile iyi bir erozyon kontrol bitkisidir. Bu bitki, yurdumuzun uygun bölgelerinde, erozyona tabi yerlerde, normal kültür bitkilerinin yetişmediği ya da ekonomik gelir elde edilemeyen güneye meyilli arazilerde yetiştirilerek daha çok döviz geliri sağlanıp işsizlik kısmen önlenebilir.
Gebereotu yetiştiriciliği mutlaka tohumla üretilen fidanlarla yapılmalıdır. Doğadan sökülerek yapılan yetiştiricilik başarılı olmadığı gibi doğanın dengesi de bozulmaktadır.


***

“Kapari” .. Bu üç heceli kelime sizde hiçbirşey çağrıştırmadı.
Ya “kedi tırnağı”, “kargakavunu”, “menginik”, “devedikeni”,”keper”, “kepere”, “gebere” otu
Saydıklarımız kaparinin ülkemizin değişik yörelerindeki adları. Öyle sanıyoruz ki bu sözcüklerden hiç olmazsa birini duymuş olmalısınız. Çünkü kapari, ülkemizde doğal olarak yetişen bir bitki türü. Belki hiç farkında olmadınız, bu bitkinin yerde kümelenmiş görüntüsüne bakıp “çalı” diye düşünüp geçtiniz yanından.
Belki bahçenizde zaman zaman kendini gösterecek olsa hemen budayıp kurtulmaya çalışıyorsunuz, toprağı sımsıkı kavrayan, dal budak salarak geniş bir yayılma gösteren köklerden kurtulmanız bir türlü mümkün olmuyor. Çabanız boşuna, çünkü kaparinin kökleri, toprakta metrelerce derinlere inebiliyor. Yaşama bu kadar sıkı sıkıya sarılması insanoğlunun bu yakıp yıkma, yok etme eğilimini bildiğinde midir nedir? Belki de kimi zaman, verimsiz olduğu için hayvan yemi niyetine fığ, burçak, mürdürmek ekerek değerlendirdiğiniz, bir türlü satıp elinizden çıkaramadığınız kıraç arazinizde nasıl yayıldığına akıl erdiremediğiniz yeşil bir çalı olarak çıktı karşınıza. Hani merakınızı yenemeyip kırmızı küçük karpuzları andıran yemişlerin tadına baktınızda acı mı acıydı...
Nereden bilirdinizki; Almanlar, bu kırmızıminik karpuzcukların salamurasını, sosunu 472 çeşit, evet tam 472 çeşit yemekte kullanmakta. Nereden bilebilirdiniz ki; İspanyollar, yılda 20 milyar dolar kazandıkları tomurcukları nedeniyle kapari bitkisini “Milli Bitki” ilan ettiler ve Devlet Korumasına aldılar.
Tabii kapari bitkisinin gerek köklerinden, gerek yapraklarından gerekse meyvelerinden ilaç sanayiinde pek çok hastalığa deva olacak ilaçların üretiminde yararlanıldığını da bilmiyor olabilirsiniz.

“Küçük girişimler, büyük tehlikenin önleyicisi olur çoğu zaman.”
Kapari “Toprak kanseri olarak da tanımlayabileceğimiz erozyonun önlenmesinde yeni bir umut.”
“Orman köylümüzün kalkınmasında mucizevi bir bitki.”
“Baraj havzalarımızda baş gösteren sinsi canavarla-erozyonla mücadele ederken bize zaman kazandıracak” bir bitki. Yetkililer 1 milyon kapari fidanının öncelikle Güneydoğu olmak üzere İç ve Doğu Anadolu bölgelerimizdeki orman köylümüzün kullanımına sunulucağını en geç üç yıl sonra da meyvelerini toplayacağımızı söylüyor, ”Bir kere dikilmeye görsün, değil çocuklarımız, torunlarımız bile yararlanabilecek. Yılda 5 ay tomurcuklarını toplayacaklar, o kadar... Öylesine zahmetsiz” diyor.
“Düşünün” diyorlar, ”çok değil 30 yıl sonra erozyondan kurtulmuş olacağız; orman köylümüz de kalkınacak, kalkındıkça da bilinçlenecek... Ormanlarımızı biz değil, bizden önce onlar koruyacak, sahip çıkacak... ”Düşünün” diyorlar...”Anlatmak gerek! Çiftçimize, ihracatçımıza, girişimci ruhu taşıyan herkese bu bitkinin meziyetlerini anlatmak gerek. Biz yazıktır ki çok geç kaldık. Avrupa bu bitkiyi çok uzun zaman önce keşfetmiş. Daha fazla zaman kaybedilmemeli.

Gene kapari.com'da kaparili yemek ve reçel tarifleri var.

13 Kasım 2008

Acem Borusu _ Campsis radians

sarmaşık


Acemi, acem borusunun cazibesine kapılıp en uygun bulduğu yere ekermiş, şöyle en göz önünde bir yere... Sonra üstünden iki mevsim geçmeden bir bakarmış, boru her yeri ezip geçmiş. İstanbul'da en kısıtlı alanda bile bu başıma geldiğinden burada daha dikkatli davranayım dedim. Baktım her yeri sarıyor, olduğu yerden kökleyip 'garajın' üstüne aldım. Ama köklediğim yerde tam üç yaz yerden biten acem borularını söke söke bitiremedim. Ancak dördüncü yaz, en sonunda, o bölge temizlendi. Şimdi 'garajımızın' yalnızca üstü değil, bütün yanı da acem borusu filizleriyle kaplanmış durumda. Varsın olsun... Gene de bir kere daha baştan bahçe yapacak olursam acem borularını dikmek için açacağım çukura köklerin yayılmasını engellemek için mutlaka bir saç levha ya da benzeri bir şey yerleştireceğim. Yayılmacı ruhunu zaptı rapt altına almak için. Aşağıdaki anlatım bu bitki hakkında Türkçe sitelerde çıkan yazı (nedense kimse kendi kalemini kullanmak istemiyor). Yazılanların hepsine katılmıyorum. Özellikle gübre verme konusu. Dediğim gibi esas eğilimi her yeri ele geçirmek. Bir de gübrelenirse hal nice olur. Fazla su ihtiyacı içinde olduğunu da zannetmiyorum. Bizim bahçede en az su gören bölgede duruyor.
Çiçek açtırmak için kış sonu budamak şart. Yaz ortasında çiçeklenmiş dalları kesmek de bitkiyi bir kez daha coşturuyor.
Bu arada acem borusunun zeytinden nara, naneden lavantaya geniş bir akraba grubuna sahip olduğunu söylemeliyim, yani Lamiales. Aile adı ise Bignonaceae.
İki türü bulunan, yaprak döken sarılıcılardır. Göz alıcı çiçekleri vardır. Borazan ve Trompet çiçeği olarak da bilinen bitkiler, turuncu-kırmızı renkli muhteşem çiçekleriyle çok gösterişli asmalardır. 10 metreye kadar havai kökleri sayesinde tırmanabilen odunsu bir sarmaşıktır. Çiçeklenme dönemi Temmuz ortasında Eylül sonudur. Uzun süre çiçekli kalırlar. Özellikle geniş alanlarda, duvar, çardak, çit ve parmaklıkların yeşillendirilmesinde sıklıkla kullanılırlar. Bu bitkilerde çıplak gövdeli ağaçların gövdelerini sardırmak da mümkündür.
Anavatanı Amerika olmasına rağmen ülkemize İran'dan geldiği için Acem Borusu ismi verilmiştir. Acem Borusu hemen tüm bölgelerimize uyum sağlayabilir. Akdeniz ve Ege bölgelerinde yüzey kaplama amacıyla kullanıldıklarında yapraklarını dökmezler. Trakya ve İstanbul'da biraz daha geç çiçeklenir ve çiçekleri küçük kalır.

Yapraklar tek tüysü, 9-11 yaprakçıktan meydana gelir. Kısa saplı ve genellikle eliptik yapıdadır. Boylar 3-6 cm.'dir. Uçları sivri, kenarları düzenli dişlidir.
Çiçeklerin dış yüzü portakal, içerisi sarı renktedir. Çiçekler boru şeklindedir.Terminal durumlu, ileşik salkım halinde kurullar oluşturur.
Meyve kapsül şeklinde ve içerisinde sayısız tohum bulundurur. Üretimi tohum ve çelikle olur. Park ve bahçe düzenlemelerinde örtücü bitki olarak tercih edilir.
Acem Borusu çok kolay yetişir. Dalları duvarlara tutunarak büyümekle beraber, ilk birkaç yıl bitki bağlanarak desteklenmelidir. Tam güneş alan yerlere ve organik maddelerce zengin, iyi drene olan, hafif nemli topraklara dikilmelidir. Zayıf topraklarda ise düzenli gübreleme yapılmalıdır. Genç bitkiler sarılıcı kökçükleri gelişine kadar desteklenmelidir. Özellikle gençken yapılacak budamalara iyi tepki verirler. Budamalar sürgün uçlarından hafifçe kırpma şeklinde olmalıdır
Sarmaşık bol güneşli, drenajı iyi bir yere dikilir. Yazın düzenli sulanır. Gübreli toprağı sever.
Kış sonunda önceki yıl çiçek açmış bütün dallar 3-4 göz üzerinden budanır. Bitki kök sürgünleri veya çelik yoluyla çoğaltılabilir. Kuru ağaçlara sardırılınca çok güzel durur.
(Ögürce Düşler'den alınmıştır.)

21 Ekim 2008

Phoenix

dev çalı


Bahçemizde yaşamasına izin verdiğimiz yegane palmiye türü. Palmiyelere karşıyız çünkü tropiklerle alakası olmayan bu bölgede dibine gölge vermeyen bu bitkilerin turist çekmekten öte bir anlam taşımadığını düşünürdük. Ne de olsa ne Arabistan çöllerindeyiz ne de Hawai'de... Oysa öğrendiğime göre sadece bizim bu bölgeye özgü (yani endemik) bir palmiye türü varmış: Phoenix theophrasti. Girit Adası, Yunanistan'ın güneyi ile Datça ve Bodrum yarım adalarında yetişen bir palmiye türü. Demek palmiye yalnızca tropikler demek değilmiş. Demek ki artık palmiyelere kızmıyoruz (tabii diğer ağaçların arasına ekildikleri sürece; sıcak asfalt kenarlarında bilmem kaç metre yükselip güneşle bizi başbaşa bırakmadıkları sürece).
Bizim bitkiye gelince.
İlk ektiğimde uzunlukları 40-50 cm ya vardı ya yoktu. Beş sene içinde belki 5 metre olmuşlardır. Evin yaz kış güneşten mahrum kalmayan bir bölgesindeler. Ayrıca kendi sularını da tedarik edebilecek durumdalar (komşumuzun sokakta halı ya da süt güğümleri yıkama merakı sağ olsun). Bizi hiç üzmüyorlar. Ne hastalık ne başka bir şey. Soğukmuş, donmuş, umurlarında değil. Ne tepelerinden geçen asma ne de eteklerinde uzanan Cezayir menekşeleri. Alabildiğine mutlulular. O kadar ki bu sene meyve bile verdiler. Tatmadım. Alt dallarını keserken dikkat etmek gerekir. Yaprak zannettiğim şeyler meğer mızrakmış. Arecales düzeninden Arecaceae (palmiyegiller) ailesine mensup da anladığım kadarıyla ailenin ve düzenin tek ferdi o. Tabii türleri muhtelif.

06 Eylül 2008

Külçiçeği - Cineraria maritima

çalı

Çarşıdan bir saksı aldım, şimdi oldu bin saksı. Bu kadar kolay kök salan belki bir de sardunya vardır. Zaten çok da hızlı büyüyüp yayıldığından sık sık dallarını koparmak gerekiyor. Bu dalları toprağa batırmak yetiyor, en geç bir sene sonra orada kocaman bir çalının belirmesi işten bile değil. Su ihtiyacı da yok denecek kadar az. Çok sıcak ve kurak geçen bu yaz boyunca en fazla iki kere sulamışımdır. Güneş ya da gölge altında yaşaması da pek fark ettirmiyor.
Yeşil elli olmamaktan şikayet edenler için ideal bir bitki.
Yapraklarının değişik rengi ilkbaharda açan sarı çiçeklerinin gösterişsizliğini adeta örtbas ediyor.
Astrales sınıfının Asteraceae ailesinden, yani ayçiçekleri, papatyalar yakın akrabaları. Mensup olduğu Senecioneae alt ailesi papatyagillerin en kalabalık grubuymuş (150 tür, 3000 bitki).
Bitkinin ismini bulana kadar bahçe onlarla dolup taştı ama sonuna buldum:
Cinerária marítima L. (= Senecio cineraria D.C., = Senecio maritimus Reich.). Kül Çiçeği. Almanca: Aschenpflanze, Silbereiche; Fransızca: Cinéraire, Jacobée maritime; İngilizce: Cineraria.
Çiçekle ilgili ilginç özelliklerden biri de taze sıkılmış suyunun (ama bu ne demek, işte bunu bulamadım, belki de çay banyosu gibi bir şey) gözdeki katarakta iyi gelmesi. Aslında gözle ilgili tüm hastalıklara iyi geldiği gibi görüş gücünü de arttırıyormuş. Bilmiyorum, denemedim.


26 Ocak 2008

Kasımpatı _ Krizantem

çalı


Kasımpatı papatyagiller ya da günebakangiller (hangisi doğru, bilmiyorum, yani Astrales düzeninin Asteraceae ailesine mensup. Aile çok kalabalık. Söylentilere göre orkidegillerden bile daha kalabalık.
Kasımpatının da her türlüsü var. İrisi, ufağı, çok renklisi, tek renklisi, yalınkatlısı, çokkatlısı... Bir de burada öğrendim, yazpatısı diye bir türü de var. İsminden de anlaşılacağı gibi Kasım ayında değil, Temmuz_ Ağustos aylarında açıyor.
Kasımpatılarla aram çok iyi. Bahçeyi çok seviyorlar. Güneş, hem de bol güneş dışında hiçbir istekleri yok. Neredeyse su bile istemiyorlar. Küçük saksılarda kibar kibar büyüyen türleri bahçede toprağa ekilince adeta koca bir çalı olup çıkıyorlar. Ağaç altlarını boş bırakmaktan hoşlanmadığımdan bazı ağaçların altına bir iki sap ekmiştim, bakalım ne olacak diye. Önce mükemmel bir yerörtücü kisvesine bürünüp her yanı sardılar, sonra yükseldiler... Yaz ortalarından itibaren rengarenk açmaya başlayınca ortalık iyice şenlendi.
Uzamaya çok meraklı olduklarından ağaç altına dikmem işime yaradı, ağacın gövdesini rahatça bağlama çubuğu olarak kullanabildim. Yoksa burda çiçekleri her tarafından sopalara sıkıştırıyorlar, çiçeklerinin tüm güzelliğine karşın biraz komik bir görüntü oluyor.
Çiçek açma bitip de dipten yeni yeşillikler boy gösterince tüm çubukları neredeyse dipten kesiyorum. Gene yer örtücü görevine geri dönüyorlar.
Sümüklüböcekler galiba biraz fazla seviyor ama onlar da ne sevmiyor ki!

18 Aralık 2007

Gazanya

yerörtücü

Gazanyalar (Gazania rigens) nedense benimle hiç anlaşamıyor. Nereye eksem, istediğim gibi gelişmiyor. Ya güneşi az geliyor, ya suyu fazla. Baharda şu güzel çiçekleri verdikten sonra hemen dinlenmeye geçiyorlar ya da iyice sararıp bakımsızlık görüntüsüne katkıda bulunuyorlar. Oysa çoğaltılmaları da çok kolay. Tıpkı çilek gibi. Yavrularını kopar kopar ek. Resimlerden birinde de görüleceği gibi düştükleri yerde çoğalıp büyüyorlar.


Aslında haklarında farklı rivayetler mevcut. Bir Alman sayfasında çok bol su istedikleri iddia ediliyor. Türk sayfalarından birinde (galiba Murat Pilevneli'ninkiydi _ www.bahcevan.com)
susuz da yetişebilen bitkilere örnek gösteriliyordu. Ben ona inanmayı tercih ediyorum. Zaten çileklerin kenarlarında yetiştiklerine göre suyu paylaşsınlar.

08 Eylül 2007

Hedera helix

yer örtücü, sarmaşık

Genel olarak sarmaşık diye bildiğimiz Hedera helix'i duvarlardan çok bahçenin nisbeten kuytu köşelerinde yerleri kaplasın diye diktim. İlk yıl büyümemekte inat ettiler. O kadar nazlı davrandılar ki bilmesem narin ve hassas bir bitki olduklarını düşünebilirdim. İlk yılın sonunda yılmaz savaşçı yanlarını gösterdiler, artık büyüyüp duruyorlar. Ama yerlerde sürünmektense ilk buldukları fırsatta duvarlara ya da ağaçlara sıçramalarından esas eğilimlerinin yükselmek olduğunu kavramış bulunmaktayım. Güneşi de hiç ama hiç sevmiyorlar. Kuytu yerlerin aslanları... Kuytu ve nemli...

Yöresel adları: Duvar sarmaşığı.
Bitki özellikleri: Yapraklarını dökmeyen, tırmanıcı bir bitkidir. Ev ve bahçe duvarlarına, ormanlık alanlarda ağaçlara tırmanır. Gövde yaprakları saplı, 3-5 loplu, üst yüzeyi koyu, alt yüzeyi açık yeşil renkli, sert ve derimsidir. Çiçekler küçük ve küre biçimindedir. Meyve bezelye iriliğinde, etli, morumsu-siyah renklidir.
Bileşim: Hederasaponin C, glykoside, organik asitler ve çeşitli mineraller. En önemli maddesi ise bol miktarda iyot.
Toplama ve hazırlama: Bitkinin meyveleri sağlığa zararlıdır! Yapraklar ise kesinlikle zararlı değildir. Yapraklar yıl boyunca toplanabilir, ama sonbaharda çiçeklenmeden önceki en etkili oldukları dönemde toplanmaları doğru olur. Gölgede kurutulur ve ince kıyılır.
Kullanım alanları ve biçimleri: Çok eski çağlarda bile şifalı bitki olarak kullanılmış olmasına karşın modern tıp tarafından pek benimsenmemiştir. Ama son zamanlarda, öksürük, astım ve boğmacaya karşı kullanılan bazı ilaçlarda etkin madde katkısı olarak kullanılmaya başlanmıştır (örneğin Prospan). Bitki, çay içimi olarak üst solunum yolları nezlesi ve iltihaplı kronik bronşite karşı kullanılabilir. Ayrıca safrakesesi, romatizma ve gut hastalıklarına karşı da denenmelidir.

Bitki çayı: 1-2 çay kaşığı dolusu ince kıyılmış yaprak, 1 bardak kaynar suyla haşlanır, 8-10 dakika demlendikten sonra süzülür. Biraz bal ile tatlandırılmalıdır. Günde 1-2 bardak içilir.
Batı Avrupa ülkelerinde bitkiden daha çok tentür biçiminde yararlanılır. İçerdiği bolca iyot nedeniyle öncelikle hipertiroidizmden kaynaklanan guatr hastalığına karşı kullanılır. Ama bu kullanımda tentürün yüksek düzeyde inceltilmesi gerekir (D12-D30 arası). Bu tür dozajların uzman doktorlarca saptanması ve eczacılar tarafından hazırlanması doğru olur.
Ayrıca dıştan, selülite karşı, banyo katkısı, kompres ve lapa biçiminde başarıyla kullanılabilir.
Yan etkiler: Önerilen biçimde ve dozajlarda kullanıldığında hiçbir yan etkisi yoktur. Meyvelerinin sağlığa zararlı olduğu unutulmamalıdır!
Kaynak: Tanrı'nın Eczanesinden Sağlık - Niyazi Eröztürk

25 Ağustos 2007

Leylak

Çalı


Leylağın (Syringa) zeytingiller (Oleaceae) ailesinden olduğunu duyduğumda şaşırmadım desem yalan olur. Leylak, zeytin ve de yasemin... Leylakla ikinci şaşkınlığımı beyaz renkte çiçek açan türleriyle karşılaştığımda yaşadım.

Baharın müjdecisi olması, bahçenin bir köşesini mis gibi kokutması, soğuklardan hiç etkilenmemesi, her toprakta yetişmesi gibi özellikleri iyi de benim gibi elinde makas hababam budamak gibi bir hastalığı olanlara karşı hiç de hoşgörülü değil. Budanmaktan hiç hoşlanmıyor. En az iki yıl hiç çiçek açmayarak bu huyunuzdan kolayca vazgeçmenizi sağlıyor. İlle de biraz düzelteceğim diyenler bunu, çiçekler geçer geçmez yapmalı, sonra da hiç elini sürmemeli.
Hoş özellikleri arasında kolayca çoğaltılabilmeleri de var. Taze sürgünler tercih edilmeli.

27 Haziran 2007

Mine Çalısı - Lantana camara

Çalı

Ailemizin en sevdiği çiçekler sıralamasında en başlarda gezen mine çalısı (Lantana camara) her açıdan ilginç bir çalı. Her şeyden önce renkleri... Sarı-kırmızı, pembe_sarı, düz sarı, düz beyaz... Bir kere açmaya başladılar mı neredeyse ilk soğuklara kadar hiç durmuyorlar. Bu arada renkler örneğin sarı ağırlıklı başlayıp kırmızı ağırlığa dönüşüyor (yanar döner adını buradan almış olmalı). Dallarda aynı anda hem çiçek hem meyve olabiliyor.
Çift renkliler genelde yüksek çalılar oluştururken tek renkliler daha ziyade yer örtücü ya da daha küçük çalılar olarak boy gösteriyorlar.
Özellikle yüksek çalı olabilenler aynı zamanda çok muntazam çitler oluşturabiliyor çünkü budamaya bu kadar neşeyle yaklaşan başka tek bitki herhalde ligustrumdur.
Mine çalılarının dayanamadıkları tek şey susuzluk. Hemen yapraklarını sarkıtarak protestoda bulunuyorlar. Güneşten de hiç şikayetçi olmuyorlar.
Çoğaltmak için de tek yapılması gereken, budama artıklarını toprağa batırmak.
Bütün bu özellikler, bakım kolaylığı, her türlü toprağa gösterdikleri uyum, her türlü kesime tahammül, mine çalılarını bonsai severler için de vazgeçilmez bir bitki haline getiriyor. Kışları çok soğuğa yapraklarını tümüyle dökerek tepkilerini gösterdikler gibi evin içinde fazla sıcak ya da fazla güneş görmeyen bir yere alındıklarında da aynı tepkiyi gösterdiklerinden ben onları bir güney duvarının fazla rüzgar da almayan bir köşesinde dışarda bırakmayı yeğliyorum. Tek dikkat ettiğim şey, fazla suya boğmamak, gene de susuz kalmamalarına dikkat etmek. Don olacağını bildiğim geceler susuz bırakmaya özellikle dikkat ediyorum. Yazlara gelince. Saksıdaki mine çalıları suya bir türlü doymadıkları için onları, özellikle çok sıcak aylarda, günün sadece birkaç saatini tam güneş altında geçirecekleri yarı gölge yerlere yerleştiriyorum. Ayak altında da olmaları gerek çünkü sık sık tepe uçlarını koparmak gibi sevdiğim bir işlemi ancak öyle yerine getirebiliyorum.
Mine çalısının bir diğer özelliği de yaydığı koku. Pek çok insanın yanı sıra böcekler de bu kokudan rahatsız olduğu için kopardığım yapraklardan böcek ilacı yapıyorum. Birkaç gün suda beklettikten sonra 'zararlı' böceklerin musallat olduğu bitkilere sıkıyorum, böceklerin çoğu göç ediyor.
Bitkinin diğer bir özelliği de mensup olduğu sülale. Bildiğimiz verbeneler dışında zeytinden yasemine, ada mercanından kekik naneye, acem borusundan limon nanesine kimler yok ki...

01 Haziran 2007

Ayva

Ağaç

Ayva çiçek açmış, yaz mı gelecek...
Gülgiller ailesinden olup da ayva kadar güzel çiçek açan var mıdır? Yolda ne zaman görsem, durup hayran hayran seyrederdim. Neyse ki bu sene bizim bahçedeki ayva biraz büyüdü de komşuların ayvalarına daha az bakar oldum. Bu yıl ayvamız çiçeklenmekle kalmadı, meyveye de durdu. Meyvelerin dallarda duruş şekli diğer ağaçlardakinden farklı. Dal ucunda beliren küçük bir top giderek şişiyor. Sanki bir borunun ucundan üflenerek şekillenen camdan bir şişe gibi.
Gülgillerden olup da en az gül kadar güzel çiçekler açar da güller gibi nazenin olmazsa olur mu? Meyve ağaçlarıyla bu yüzden aram bozuk zaten. Elma da armut da, erik de kaysı ve şeftali de... Hepsi gülgillerden, dolayısıyla bahar geçip de yapraklar çıkmaya başladıktan bir süre sonra, hele bir yaz yağmurunun ardından ya da hava sıcak ve aşırı rutubetliyse yapraklar hastalanıveriyor. Yeşil yapraklar kızarıyor, ortalık yangın yerine dönüyor, sanki sonbahar gelmiş gibi... Zehir atmama konusunda kararlı olduğumdan elimdeki tek ilacı kullanıyorum. Bordo bulamacı. Bir de arap sabunlu ispirto. Ağaçlar büyük ben küçük olduğumdan 'zararlılar' bana direniyor. Çünkü diğer bitkileri ilaçladığım rahatlıkta ağaçlara yetişemiyorum. Buna rağmen yetişen meyvelerde ise kurtççuklar bana selam duruyor. Çaresiz bu konuda da kalan sağlar bizimdir diyorum.
Ayva (Cydonia oblonga) Anadolu kökenli, buradan Avrupa'ya, dolayısıyla Amerika'ya yayılmış. Her türlü toprakta rahatça yetişebiliyor, dona dayanıklı. Sarı meyveleri Eylülden itibaren toplanıyor. Yaprakları boya ve kozmetik sanayiinde, tıpta da ilaç yapımında kullanılmaktadır. 'Ayvayı yemek' tabiri kolayca mideye oturma özelliğinden yerleşmiş olsa gerek. Bu yüzden çiğ olarak tüketilmesinden daha çok reçel, jel, marmelat ve meyve suyu olarak değerlendirilir.
Ayva tatlısı ve reçeli tarifleri internetten rahatça bulunabilir. Ben kaynanamdan aldığım tarifle küçük küçük doğrayıp önce bir haşlıyorum. Sonra şekerini atıp en son da limonunu koyuyorum. En önemli püf noktası çekirdekleri de birlikte kaynatmak. O zaman hafif jöleli bir reçel elde ediliyor. Elma ve ayva çekirdeklerinin katılaştırma özelliğinden bu yıl daha çok yararlanmak için bol bol biriktirip kurutacağım. Bakalım o zaman da aynı işi görecek mi?

AYVA, PEK ÇOK HASTALIĞA ŞİFADIR

Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, ayva yemenin büyük yararları olduğunu belirti.
Meyvesinde pektin, tanen, şeker, organik asit, A ve C vitamini ve mineral tuzlardan bol miktarda bulunduğunu, tohumlarında ise yüzde 14-18 oranında tutkal maddeler, yüzde 16-20 oranında yağ, tanen, renkli maddeler ve yüksek oranda protein, az miktarda amygdalin ve emülsin olduğunu belirten Prof. Dr. Karadeniz, ayvanın kalp, akciğer, boğaz, mide, böbrek, göz, bağırsak, ağız rahatsızlıkları ve adet kanamalarına oldukça faydalı olduğunu dile getirdi.
Prof.Dr. Karadeniz, ayvanın yararlarını şöyle açıklıyor:
"Meyvelerinden hazırlanan şurup ve kompostolar çocuk ishallerine karşı çok etkilidir. Ayva meyveleri kalbe kuvvet verir ve rahatlatır. Kalpteki sıkıntıyı, çarpıntıyı ve ağız kokusunu giderir. Harareti ve ishali keser. Hazımsızlığı giderir, mideyi ve bağırsağı kuvvetlendirir, ince bağırsak iltihabını giderir. Vücudun gelişmesine yardım eder. Ayva damar sertliğine, karaciğer tembelliğine iyi gelir, tansiyonu düşürür, safrayı düzene sokar. Yapraklarının çayı kalp ağrılarına iyi gelmekte, sakinleştirici özelliği bulunmaktadır.
Meyvesinden yapılan reçel, sindirim sistemi rahatsızlıklarında tedavi edici olarak görev üstlenmekte, cinsel arzuyu kuvvetlendirmektedir. Tereyağında pişirilen ayva; nefes yolu hastalıklarına, müzmin öksürüğe, bronşite ve tüberküloz hastalığına iyi gelmektedir. Ayva çiçeği bal ile macun yapılıp yutulursa, baş ağrısını keser. Ayva çiçeği kaynatılıp içilirse, kalp çarpıntısını keser, kalbi kuvvetlendirir, annenin sütünü artırır. Ayva kokusu kalp ve dimağı kuvvetlendirir. Ayva hoşafı yaşlıların ayaklarının tutukluk yapmasını giderir. Ayva varise karşı iyidir, yorgunluğu, bitkinliği giderir."
Ayva hoşafının ağız yaralarına, akciğer veremine iyi geldiğini, gece uyurken ağızdan salya gelmesini önlediğini de belirten Prof.Dr. Karadeniz, şöyle devam ediyor:
"Yaprağı kaynatılıp içilirse ishali keser. Ayva yaprağı kaynatılır, suyu ile gargara yapılır, pişmiş yaprakları ile de lapa yapılıp boğaza konursa boğaz ağrısını ve şişliğini giderir. Burun kanamasını önlemek için buruna ayva suyu çekilmelidir. Ayva suyu aşırı adet kanamasını önler, bağırsak kanamalarını keser, dizanteriye karşı çok faydalıdır. Doğumu kolaylaştırmak için ayva suyu ve ayva çekirdeği kaynatılıp içilmelidir.
Ayva kabuğu veya ayva çekirdeği kaynatılıp içilirse, idrar yolu iltihaplarına iyi gelir. Ayva suyu iştah açar, böbrek ve sidik torbası iltihaplarını iyileştirir. Grip ve nezle olanlar bol bol yemelidirler. Ayva suyu vücudu terletmek için çok etkilidir. Ayva böbrek zafiyetine, mide zafiyetine, karaciğer zafiyetine, mide bulantısına, deniz tutmasına, mide gevşemesi ve mide düşmesine, çok faydalıdır. Pişirilmiş ayva iyi gelir.
Ayva suyu vesveseye ve mide ülserine iyi gelmekte, dimağı kuvvetlendirmektedir. Göz beyazı, göz kapak ve kirpiklerinin iltihaplanmasında ayva yaprağı kaynatılıp soğutulduktan sonra gözler günde birkaç kez yıkanır. Ayva meyvesi üzerindeki tüyler kanayan yere konursa kanamayı durdurur. Beyaz akıntıya karşı ayva yaprağı kaynatılıp aç karnına içilmeli ve haricen yıkanılmalıdır. Ağız içi yaraları ve boğaz iltihapları için kurutulmuş ayvanın suda bekletilmesi ile elde edilen şurup gargara olarak kullanılırsa şifa verir."
Ayva'da Hastalık ve Zararlı
Ayvanın en önemli hastalıklarından biri olan Ateş Yanıklığı yumuşak çekirdekli meyve ağaçlarının en tahripkar hastalığıdır. Kışı durgun halde bulaşık ağaçlardaki kanser yaralarında geçiren hastalık etmeni, vejetasyonun başlamasıyla birlikte faaliyete geçer; yüksek rutubet ve 18-24° C sıcaklıkla birlikte ilk enfeksiyonlarına başlar. Uygun koşullarda hastalığın günlük ilerleme hızı 10-20 cm'yi bulur. Bahçede bulunan hastalıklı bir ağaç kısa bir süre sonra tüm bahçenin hastalanıp kurumasına neden olur. Hastalık, çiçek demetlerinin solması ve kararması ile başlar, genç sürgün ve yapraklar sararıp, yanmış bir görüntü alır. Hastalıklı dallar kışın durgun dönemde, yanık bölgenin 20 cm altından kesilip yakılmalı, makas her kesimden sonra dezenfekte edilmeli ve hastalığın görüldüğü bölgeden damızlık getirilmemelidir. Kışın ağaçlar budandıktan ve gözler kabardıktan sonra olmak üzere iki kere % 2'lik bordo bulamacı ile ve çiçekten sonra % 0,4'lük hazır bakırlı bir ilaçla ilaçlanmalıdır. Eğer hastalık devam ediyorsa, bu ilaçlama 3-4. kez tekrarlanmalıdır.
Ayva ağaçlanndaki en önemli zararlı ise iç kurdudur. Gerekli önlemler alınmadığı takdirde zarar % 60, hatta % 100' e kadar çıkabilmektedir. İç kurdu yılda 2-3 döl verir. Kışı ağaç kabukları altında veya topraktaki kalıntılar altında olgun larva halinde geçirirler. Mücadelede en önemli husus, her döle ait larva çıkışı süresince ağaçları ilaçlı bulundurarak yumurtadan çıkan larvaları meyve içine girmeden öldürmektir. İlk larva çıkışını belirlemek çok önemlidir. Kesin saptama için tuzak bant yöntemi uygulanır. İlk larva çıkışı görüldüğünde ise birinci ilaçlama yapılır. Diğer döl çıkışları da aynı yöntemle saptandıktan sonra 1-2 ilaçlama daha yapılır.

25 Mayıs 2007

Karides ya da Justicia brandegeeana


İsmi komik. Yalnızca bizim yörede böyle adlandırıldığını zannediyordum oysa İngilizcesi de Shrimp plant. Bu bölgede hemen her evin tenekelerinin baş konuğu. Bakımı çok kolay, hatta bakmak bile gerekmiyor. Kışları soğuklardan pek etkilenmiyor (tabii bu bölgenin soğuklarından), yeter ki sulanmayarak kış uykusuna yatmaya zorlansın. Biraz yaprak döker gibi olsa da baharın ilk aylarında hemen canlanıp çiçeklerini açmaya koyuluyor. Bahçeler için önemi, bu çiçeklerin hep açması. Yazları fazla sulamak ya da aşırı susuz bırakmak yaprak dökümüyle sonuçlansa da toparlamakta gecikmiyor. Fazla güneş altında kaldı mı çiçeklerin etrafını saran kırmızılıklar soluyor. En iyisi en azından öğle sıcağında güneş altında kalmayacağı yarı gölgeli bir yere koymak.
Anavatanı Meksika'da boyu 1 metreyi geçmeyen çalılar halinde yaşarlarmış, ben teneke dışında hiç görmedim. Aslında yapraklarının fazla büyük olmaması bonsai olarak da değerlendirilmelerini mümkün kılıyor (tabii ki deniyorum).

03 Mayıs 2007

Brugmansia _ Patlıcan Çiçeği

ağaççık, çalı

İnternette şöyle bir baktım, Brugmansia için Türkçe bir karşılık yok, ben de bizim yörenin bu bitkiye verdiği adı benimsemeye karar verdim: Patlıcan Çiçeği. Aşağı sarkan çiçeklerinin çana olan benzerliği nedeniyle bitkiye çan çiçeği de deniyor ama bu ismi reddediyorum. Çan çiçeği olarak adlandırılan çok bitki var çünkü. Boru çiçeği adı da acem borusuyla karışır endişesiyle kullanmadığım bir ad.
Bitkiye şöyle bir bakınca patlıcan çiçeği adını nereden aldığını anlamak zor değil. Yaprakları, yaprakların dizilişi tıpkı patlıcanınki gibi. Çiçekler de benziyor, tek fark Brugmansia'nın çiçeklerinin devasa boyutu, bir de renkleri... Patlıcanın çiçekleri uçuk mor ya da eflatun oysa Brugmansia'nın esas olarak beyaz olmakla birlikte sarısı, portakal renklisi vs var. Bu vs de ne demekse...
Bitkinin anavatanı Güney Amerika. Kökleri sağlamsa hafif donlara dayanmakla birlikte esas olarak ılıman iklim seviyor. Fazla güneşten hiç şikayetçi olmamakla birlikte yarı gölgeye de itiraz etmiyor. Suyu da yazları ihmal etmemek gerekir.
Bunun dışında bakımla ilgili bir sorun yok. Buna karşın bizim patlıcan çiçeği tam beş senedir yaşam mücadelesi veriyor. Önce hemen dibinde yapılan inşaat çalışmaları, ardından mutfak katını sel suları altında kalmaktan kurtarmak için hemen üstünden geçirmek zorunda kaldığımız drenaj borusu, ardından yaşanan o korkunç soğuk kış... Ve her seferinde topraktan yeniden yükselmesini bildi. Belki de muzlar kesin korumaya aldıkları için ilk kez bu kış yapraklarını bile dökmeden sapasağlam ayakta kaldı ve gene ilk kez bu Nisan sonunda ilk kez çiçek açtı. Her sabah önce ona selam duruyoruz.
Patlıcan çiçeği adını sevmemin bir nedeni daha var. Patlıcan, domates, biber, tütün, petunya... Hepsiyle akraba. Solanaceae ailesinden.

13 Nisan 2007

Aslanağzı - Antirrhinaceae


Aslanağzı için her ne kadar biryıllık bitki deniyorsa da bahçedekiler üç sene içinde boyumu aşan çalılar halinde ömür sürüyorlar. Aslında ortancalar gibiler ya da güller. Yaz sonu yerden bir karış yüksek ne varsa her şey kesiliyor. Tüm kışı çubuklar topluluğu olarak geçiriyorlar. Sonra birden yapraklanıp çiçekleniyorlar. Önce aslanağızları, sonra güller, en sonra da ortancalar. Tabii ortaklıkları da bu kadar.
Zeytin, yasemin, leylak, verbena, çalı minesi (Lantana camara), melissa (gündüz kokan - Aloysia triphylla _ Lemon verbene), ayrıca kekik, biberiye, nane, fesleğen, lavanta, ada çayı,
sonra ünlü Paulownia, acem borusu gibi günlük hayatımızın vazgeçilmez gıdaları, kokulu ve şifalı otları bünyesinde toplamış Lamiales düzenine bağlı Plantaginaceae ailesine mensup olan
Aslanağzı (Antirrhinaceae) Batı Akdeniz kökenli.

11 Nisan 2007

Syngonium podophyllum


Türkçesini bilmediğim (aslında Latincesi dışında hiçbir dilde ismini bilmiyorum, hatta onun da doğru olup olmadığından emin değilim) bu bitki yıllardır ailemizin baştacı ettiği bitkilerden. En güzeli ve bakımlısı nenenin evinde. Bizimkiler o bitkinin çocukları ama kimse nene gibi çiçeklere bakamaz.
Bir iki noktaya dikkat etmek kaydıyla bakımı çok kolay. Fazla kızgın güneş değil ama bol ışık seviyor. Sulamayı da kışları unutmalı. Tabii benim yaptığımı yapmayıp yazları da susuz bırakılmamalılar. Onları sulamamaya o kadar alıştım ki yazın adeta can çekişiyorlar. Sonradan öğrendiğime göre bunca yıldır kökünü kurutamamda bu ihmal önemli bir rol oynuyor. Çünkü kökleri fazla sudan hemen çürümeye eğilimliymiş. Yazları bile saksı altındaki tabakta biriken sular hemen dökülmeliymiş. Toprağa da iyi bir drenaj sağlamanın yolları aranmalıymış (mesela perlit). Yani su her şeye karşın dikkatle verilmeli, sulamalar arasında toprağın hafifçe kurumasını beklemeli. Bunun dışında dolgun, gür bir saksı bitkisi elde etmek için hemen uzatmaya bayıldığı kolları çekinmeden koparıyorum (ve bu yüzden her yanım bu bitkinin yavrusuyla dolu, koparılan her kol yeni bir saksı demek).
Bitki çiçek de açarmış ama ben daha hiç rastlamadım.
Akrabası gala'lar gibi mi açar acaba?

21 Mart 2007

Oya Ağacı _Lagerstroemia indica

Ağaç

Burada tanıştığım ağaçlardan biri. Çiçeklerinin kırmızısına bayılıp aldım, tesadüfen de doğru yere dikmişim. Hiç susuzluk çekmeyeceği, üstelik bol güneşli bir yer. Bahçe kapısından gelenlere çiçekleriyle yaz boyunca merhaba diyebiliyor.
Söylendiğine göre kireçli toprakları sevmez, konumunu beğenmezse külleme denen hastalığa yakalanabilirmiş. İlkinin çaresi toprağı toz demirle asitlendirmek, ikincisinin ise sonbaharda, çiçekleri solduktan ve yaprakları döküldükten hemen sonra onu ordan söküp bol güneş ve ışık alabileceği bir yere dikmek, o vakte kadar da kükürt yardımıyla hastalığı kontrol altında tutmaya çalışmak.
Mersingiller ailesinden olup Çin_Hindistan kökenli ağacı budama konusunda hayli korkak davranıyorum. Ya yanlış bir şey yapar da çiçek açmasına engel olursam? Ama kesilmeyince de resimde görüldüğü gibi gökyüzüne doğru yol alıp gidiyor. Çok gövdeli bir ağaç olma özelliği taşıdığından ben de her sene bir gövdeyi budamaya karar verdim. İlkbaharda. Yapraklanmadan hemen önce, yani bugünlerde.

04 Mart 2007

Melissa - Cestrum nocturnum

Çalı


Yaz gecelerinin bazen insana ağır gelen, zaman zamansa içini açan kokusu, gece kokan melissalar... (Cestrum nocturnum). Neden bu bölgede bu bitkiye melissa demişler, neden bazı yerlerde gece yasemini adı altında geçiyor, hiçbir fikrim yok. Yaseminle bir akrabalığı yok, melissayla da. Yeşile çalan sarı çiçekleri, küçük beyaz toplar şeklindeki meyveleri ve tabii kokusuyla her zaman dikkatleri üzerinde toplamasını bilen bir bitki olduğu kesin. Ayrıca budama acemileri ve meraklıları için de biçilmiş kaftan. Hiçbir şeye küsmeyecek kadar kendinden emin, hababam büyüyor, yeşeriyor, yeni sürgünler veriyor. Kendisini bir ağaç yapmaya çalıştığımdan işimi hayli zorlaştırdığını söyleyebilirim. Budanan yaprakları dolap altlarına ve içlerine tıkıştırdığımı da eklemeliyim. Yapraklar kuruduktan sonra bile çok güzel bir koku yayıyorlar.
Çoğaltması da çok kolay. Kesilen dalların uçlarını toprağa sokmak yetiyor. Bir senelik sersemliğin ardından, bir kere köklenip yerine yerleşti mi gerisi kolay.
Su ihtiyacını hiç bilmiyorum. Ben hiç sulamıyorum. Çok sıcak bir iki gün hariç. Ama onun yetiştiği bölgede saksılarım da duruyor ve onları hiç susuz bırakmadığıma göre artan sularla besleniyor da olabilir.
Bitkinin her yerinin zehirli olduğu söyleniyor. Bir yerde zehirin içerdiği Vitamin D3'den kaynaklandığı yazıyor. Bitkinin bir gramı yetişkin bir insanın günlük D vitamini ihtiyacının on katını karşılıyormuş, bu da zararlıymış.
Aileye bakılacak olursa bu zehir meselesini anlamak kolay. Patatesten nikotine, boru çiçeğinden petunyaya, domatesten biber ve patlıcana herkes bu ailede: Solanaceae.
Başka bir yoruma gerek var mı?


Bir de Cestrum elegans diye bir tür var. Yaprakları daha kaba, kokusuz. Hızlı büyümeyi seviyor ama budamaya karşı daha hassas. Yandaki bitki olabilir mi?

03 Mart 2007

Zemheri Menekşesi _ Bergenia

yer örtücü


Bu yıl zemheri menekşesi - kış ortancası - kış sümbülü, kısaca Bergenia'ya önem vermeye karar verdim. Bu bölgeye adımımı attığım anda dikkatimi çeken bir bitkiydi. İstanbul evlerinin cam önlerini süsleyen sardunya neyse burada da zemheriler o. Yani saksıların vazgeçilmez süsü. Şubat ayından itibaren kış hüznünü pembe bir bahar müjdecisine çeviren nadir çiçeklerden.
Hemen edindim tabii. Ama saksıda bir türlü istediğim gibi olmadı. Bir yerlerden kulağıma çalındı, yayılıcı olma özelliğiyle ideal bir yer örtücü sayılıyordu. Hemen bahçenin bir köşesine ektim. Fakat aradan bir sene daha geçti, öleyim mi kalayım mı diye düşünüp duruyor. Gerçi bir iki çiçek de açtı ama...
Bu yıl canavar kesildi. Çiçek üstüne çiçek açıyor ama öyle gözden ırak bir yere ekmişim ki! Sanki ondan utanıyormuşum gibi... Ancak benim gözlerim tarafından sevilip okşanabiliyor.
Çiçeği kesinlikle hakettiği ilgiye kavuşturmaya kararlıyım. Pancar, turp, havuç ekerek köklerini biraz kurutur gibi olmama karşın otlarını yola yola bitiremediğim, sürünücü taflan, ayrıca alacalı cezayir menekşesi (Vinca minor) ekerek göze güzel bir hale getirmeye çalıştığım ama bir türlü istediğim neticeyi alamadığım bir bölgeye bu yıl Bergenia çıkartması yapacağım. Her ne kadar yayılıcı bir bitki olduğu söyleniyorsa da 3-5 tane fide bulup o alanı adeta Bergenia ile kaplayacağım. Çok yayılırsa ne ala, başka yerleri de onlarla kaplarım. İş bu çiçeklerin değişik renklerini bulmakta. Yaygın olan pembesinin dışında kırmızısı, mavisi ve beyazı varmış.
Bitki hakkında bilgi vermek gerekirse: Anavatanı, Afganistan'dan Çin'e Asya, esas olarak da Nepal'miş. Saxifragaceae
ailesinden...
Salata ya da ıspanak yaprakları gibi yuvarlak uçlu, 30- 45 cm kadar büyüyebilen, yaz kış yeşil kalan bir bitki olup çiçekleri 2.5 cm büyüklüğünde, birbirine bitişik buket şeklinde. Güneşten gölgeye kadar geniş bir ışık seçeneğinde yetişebiliyor. Yeşil yapraklar kışın uçlarına doğru morlaşır, grileşir. Özellikle bu renkler kırağıdan sonra çok çarpıcı oluyor. Dona, soğuğa dayanabiliyor.
Son senelerde üretilmiş bordo yapraklı (B. cordifolia ‘Purpurea‘) bir türü de varmış.
Su ihtiyacı fazla yok gene de yazları çok sıcak bölgelerde fazla ihmal edilmemeli.
Çoğaltma ilkbaharda ya da sonbaharda, köklerin ayrılmasıyla yapılabiliyor.