22 Şubat 2007

Japon Şemsiyesi

Çalı


Uzun yıllar Papirüs adı altında evlerimizin baş köşelerini süsleyen Japon Şemsiyeleri (Cyperus alternifolius) bu kez de bahçe kapısından gelen insanlara ulaştıkları yaklaşık 2,5-3 metre boylarıyla tepeden hoş geldin diyorlar. Birbirimizi seviyoruz. Su delisi olduklarını keşfettiğim için olsa gerek, beni hiç üzmeden kendi kendilerine ha babam uzayıp duruyorlar. Tek istekleri ara sıra makası elime alıp kuruyan sapları kesmem, zaman zaman da diplerindeki gövde kırıntılarını çekip yolmam. Sınır tanımadan göğe yükselme arzuları gene de zaman zaman canımı sıkmıyor değil. Sapların giderek kalınlaşmasına karşın yer çekimine karşı koyamayıp en ufak bir rüzgar kırıntısında şemsiyelerinin ağırlığına yenik düşmeleri işten değil. Hadi gene makası eline al ve yolda yürümeni engelleyen güzelim yaprakları kes...
İçerde ya da dışarda, Japon Şemsiyeleri gerçekten sıfır bakımla (ama bol su, hatta saksı içi hep su dolu bir kaba oturtulursa daha iyi olur, bahçede ise akan suların toplandığı bir yer olmalı) ortama güzellik katan bir bitki. Kaynaklara göre Madagaskar kökenli olmakla birlikte bildiğimiz Nil kıyılarında yetişen Papirüsle yakın akraba. Kızgın güneşten ziyade bol ışığı tercih ediyorlar. Çoğaltma işlemi de basit. Bir sap kesip şemsiye kısmını (yani bitkiyi baş aşağı çeviriyorsun) su dolu bir kapta köklenene kadar bekletiyorsun.
İlk kez bu yaz düşen tohumlardan yetişmelerine tanık oldum. Dikatsiz bir gözün ot diye yolacağı minik şemsiyeler...

06 Şubat 2007

Sukkulentler






Kaktüslerden babam adına hoşlanmışsam, kauçukları annem adına bahçeye dikmişsem sukkulentlerin de nedeni büyük kızım olmalı. Bir gün bana birtakım etli yapraklar getirip avucuma koydu. O gün bugündür sukkulent şaşkınlıkla izlediğim bir mucize olarak bahçede yaşam sürüyor. Hoş tarafları mütevazı olmaları, yayılmaktan çekinmemeleri, hızlı büyümeleri. Hele bazıları çiçek de açmıyor mu... Kaktüslerin bir günde solan çiçeklerine karşın sukkulentler uzun bir tomurcuklanma, ardından çok uzun bir zaman çiçekte durma sürecinden geçiyorlar. İki ay solmadan, aynı tazelikte kalan çiçeklere rasgeldim.
Sukkulentler sık sık göç etmeyi seven ya da başka nedenlerle kök salma güçlüğü çeken insanlar için biçilmiş kaftan. Her bir yaprakta bitkinin tüm bilgileri saklı. Yani taşınırken yanınızda koca koca saksılar taşınması gerekmiyor. Her bir sukkulentten bir yaprak her cebe sığar. Ayrıca özel bir saklama yöntemi de gerekmediği gibi cepte ne kadar kurursa o kadar da iyi. Sonra o yaprak herhangi bir toprağa sokuluyor. Göz açıp kapayana kadar gene bir saksı dolusu o çiçekten elde etmek iş değil. Hızlı büyümek ve her yani kendi türleriyle bezemek sukkulentlerin en sevdiği iş.
Sukulkentlerin bitki alemindeki ilginçliklerinden biri her aileye ajan sokmuş olmaları. Aşağıdaki liste saf sukkulent ailelerini gösteriyor.


Sukkulentlerin soğuğa gelmedikleri, mutlaka kışın içerde tutulmaları gerektiği iddiası bizim bölge için pek geçerli değil. Kışları aynı bitkilerin bir kısmını içerde diğer kısmını dışarda tutuyorum. Her iki grup da aynı şekilde gelişiyor. Tek fark içerdekilere ara sıra su vermem. Dışardakilere ise asla. Dışardakiler de iki ayrı yerde muhafaza ediliyor. Kimileri yağmurlara açık, kimileri ise bir damla su görmeden, yalnızca havanın nemiyle varolmaya mahkum. İstisnasız hepsi aynı sağlık ve sıhhatte. İşin tek püf noktası ara sıra (yani yılda bir iki kere) üstlerine kireç dökmek ya da kireçli su ile sulamak. Çöl kökenli olduklarından kireç severlermiş.

03 Şubat 2007

Günlük

Ağaç



Günlük ağacı bölgemizin endemik bitkilerinden. Çınar ağacı gibi yaprakları var ama çok daha küçük, daha çentikli ve yeşili de daha canlı. Bir özelliği de süratle büyümesi. Bu özelliği ile bonsai amatörleri için de çok elverişli. Büyümeyi o kadar seviyor ki kesme hatalarını kısa zamanda düzeltmek mümkün oluyor. Tabii bu benim bir tanesini öldürmeme engel olmadı. Çünkü aynı zamanda suyu da seviyor. Ormanda kim su veriyormuş diye düşünme saçmalığına hemen kuruyarak cevap veriyormuş demek ki.

GÜNLÜK _ Liquidambar orientalis
Diğer Adları: Akamber, Günnük, Sığla, Sığıla
Aile: Altingiaceae
Takımı: Saxifragales



Acıfındıkgiller familyasındandır. Yeryüzünün Üçüncü (Tersiyer) döneminden, yani yaklaşık 65 milyon yıl öncesinden günümüze kalan Anadolu Günlük ağacı (Liquidambar orientalis) dünyada yalnızca ülkemizde, Muğla ilimizin Marmaris, Milas, Köyceğiz ve Fethiye ilçelerinde yabani olarak yetişmektedir. Aynı cinsten Amerikan Günlük ağacı (L. styracifluea) ile Formoza Günlük ağacı (L. formosana) ülkemizde yetişmez. Anadolu Günlük ağacı 20 m'ye kadar boylanabilen, kışın yapraklarını dökmeyen, çınara benzeyen kalın dallı ve geniş tepeli bir bitki olup ya tek cins ya da diğer ağaçlarla birlikte ormanlar oluşturarak gelişir. Çınarınkine benzeyen ama daha küçük ve daha açık renkli olan yapraklan ince uzun saplı, 3-7 loplu ve bu lopların kenarları keskin dişlidir. Yaz mevsiminde açan çiçekleri yeşilimsi renktedir. Aynı ağaç üzerinde erkek ve dişi eşeyli çiçekleri ayrı gruplar halinde bulunur. Kapsül biçimindeki meyvelerinin içinde 1-2 tane küçük tohumu yer alır. Nemli ve humuslu toprakları seven günlük ağacı, döktüğü tohumlarla çoğalır.
Günlük ağacının odunlaşmış gövdesi üzerinde balsam kanalları vardır. Her ağaçtan iki ya da üç yılda bir, yaz mevsiminde uzunlamasına yarıklar açılarak ağacın güzel kokulu yağı (balsam) ve kabukları alınır. Bu balsam stirol adlı uçucu yağ, vanilin, rejine, sinnanik asit, stirasin ve storesin adlı maddeleri içerir. Parfümeri endüstrisinde iyi bir koku tespit edicidir (fîksatif). Günlük ya da sığla yağı denilen bu balsam, Türkiye'nin tarımda önemli bir dışsatım ürünüdür. Ayrıca tütüne güzel koku vermek üzere kullanılır. Ağacın balsamı alınmış kabukları buhur adıyla dini törenlerde tütsü olarak yakılır.
Piyasada satılan sarımsı gri renkli, bal gibi koyu kıvamlı, güzel kokulu ve acımsı tatlı günlük ya da sığla yağının tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöyle özetlenebilir:


  • İyi bir antiseptiktir. Yaraların temizlenmesinde ve iyileştirilmesinde dıştan uygulanır.
  • Ciltte ve saçlı deride de antiseptik ve temizleyici olarak dıştan uygulanır.
  • Uyuz ve mantar gibi deri hastalıklarında günlük merhemi ya da yakısı şeklinde uygulanarak asalak öldürücü ve iyileştirici etkilerinden yararlanılır.
  • Mide ve onikiparmakbağırsağı ülserlerinde yara iyileştirici niteliğinden yararlanılır. Bunun için günlük yağı sulandırılıp içine bal ya da şeker katılarak tatlandırılıp içilir.
  • Ayrıca günlük yağı balgam söktürücü, nefes darlığını giderici ve bedeni rahatlatıcı etkiler taşır. Bunun için bir önceki maddedeki gibi tatlandırılıp sulandırılarak içilir.

Sinameki

Çalı
Sinameki adı hiç iyi şeyler çağrıştırmasa da bence bahçenin en gözalıcı yerine dikilmesi gereken bir çalı. Ben biraz gözden uzak bir yere diktim ve bundan dolayı çok pişmanım. Hiçbir özel isteği yok. Ne su, ne özel bir toprak ne de gübre. Yazın her şey solup kışa hazırlanmaya başladığında sapsarı çiçeklerini açıyor ve neredeyse Aralık ayına kadar çiçeklerini fasulye biçimindeki tohumlarına dönüştürmüyor. Yaprak da pek dökmüyor, ta Şubat sonuna kadar.

Sinamekinin isimleri konusunda aklım biraz karıştı. Senna obtusifolia (syn. Cassia obtusifolia L., Cassia tora, Emelista tora, ) ayrıca Cassia angustifolia... Hepsinin aynı bitki olduğu söyleniyor. Laksatif etkisi var. Baklagillerden (Fabaceae) olması nedeniyle de bahçede mutlaka bulundurulmalı. Çünkü komşu bitkileri, köklerinde ürettiği azotla besliyor. Bir tür yeşil gübre. Her mevsim kesip yeni bir sinameki ekemeyeceğimize göre uzun vadeli bir yatırım olarak ele alınması gerekiyor..

Kullanılan Kısmı: Arap tıp alimleri tarafından Avrupa'ya tanıtılan bu güçlü laksatifin tıp tarihindeki yeri 9. yüzyıla kadar uzanır. Özellikle Sudan ve Mısır'da Nil nehri kıyılarının yerli bitkisi olan c. senna Avrupa'lı bilimadamları öğrenmeden yüzyıllar önce buralarda kullanılırdı.
Tıbbi olarak kullanılan kısmı yapraklarıdır. Yaprakları bitkinin % 1,5-3' ünü oluşturan dianthrone glikozidlerini (daha çok anthraquinone bileşiklerini) içerir.
Özellikleri: ABD'de çok yaygın olarak kullanılan senna, FDA'nin (Food and Drug Administration) onayladığı birkaç bitkisel ilaçtan birisidir. Bilinen birçok laksatif (müshil) ilacın içeriğini oluşturur.

Kullanım Alanları:
* Senna kuvvetli müshil olarak kullanılır. İçerdiği anthraquinone barsakları uyararak 10 saat içinde boşalmalarını sağlar. Bitki kalın barsaklarda sıvı ve mineral salgılanmasını arttırıcı etki yapar ve bunların geri emilimini engeller.
* Bazı tıbbi girişimlerden önce barsakların boşaltılmasına yardımcı olarak kullanılabilir.
* Barsak parazitlerinin düşürülmesinde yardımcıdır.

Kullanım Şekli:
Hazır tablet veya drajeleri vardır.

Yan Etkiler ve Etkileşimleri:
* 8 veya tıbbi denetim altında en fazla 10 gün kullanılabilir.
* Uzun süre kullanımının bağımlilik yapabileceği düşünülmektedir.
* Hamile kadınlar tarafından doktor önerisi olmadıkça kullanılmamalıdır.

* 6 yaşın altındaki çocuklarda kullanılmamalıdır.
* Barsak tıkanması olanlar, henüz tanısı konmamış mide ağrısı olanlar, apandisit belirtileri olanlar kullanmamalıdır.
* İshali olanlar, kalın barsak iltihabı olanlar,barsak ülserleri olanlar kullanmamalıdırlar.

Yan Etkiler:
* Mide bulantısı ve şiddetli ishal
* İdrarda kırmızı renk değişikliği (zararsızdır)
* Uzun süre kullanımında birçok istenmeyen etki
* Mide-barsak geçiş zamanını azalttığı için aynı gün alınan ilaçların emilimini azalta
bilir.

02 Şubat 2007

Organik Zehirler

Tüm canlılar gibi böcekler de kendilerine besin arar ve bol besin bulabilecekleri yerleri seçerler. En bol besin bulabilecekleri yerlerse bizim tarım alanlarımız. Genellikle tek tip bitkilerin dikildiği bu alanlar böcekler için oldukça çekici. Bu nedenle tarlalarda rastladığınız ve ürünlerimiz üzerinde hastalık yapan böceklere doğal alanlarda, ormanlarda kırlarda pek fazla rastlamıyoruz. Yaşam döngüleri çok kısa olan bu zararlı böcekler, tarım alanlarına ulaştıklarında kendilerine uygun besin maddelerinin fazlalığı nedeniyle hızla çoğalırlar. İnsanlar, tarıma geçişten kısa bir süre sonra bu tür böceklerle tanışmış ve ürünlerini onlardan korumak için çeşitli yöntemler geliştirmişler.
İnsektisit - pestisit gibi çeşitli adlar verilen günümüz kimyasal böcek öldürücüleri yaklaşık olarak 150 yıl kadar önce kullanılmaya başlamış. Kimya biliminin gelişmesi ve çeşitli bileşiklerin sentezlenmesi sırasında bilim insanları bazı bileşimlerin canlılar üzerinde oldukça zehirli olduğunu bulmuşlar ve daha sonra bu zehirli bileşikleri evlerde ve tarım alanlarında kullanmaya başlamışlar. İlk yıllarda büyük başarılara imza atan bu zehirli bileşikler kısa sürede daha geniş çaplı kullanılır olmuş. Böcek öldürücü olarak kullanılan en ünlü kimyasal, DDT olarak bildiğimiz diklor-di- fenil-trikloroetilen (C14H9Cl5). Bu bileşik tarım alanlarında kullanılmış olan en güçlü zehir. 1940'h yıllarda İsviçreli kimyacı Paul Hermann Müiler tarafından bulunan DDT, 2. Dünya Savaşı sırasında sineklerin neden olduğu sıtma, tifüs gibi hastalıklarla mücadelede sinek ilacı olarak kullanılmış. 1948 yılında Müller'e Nobel Ödülünü kazandıran bu zehirin 1960'lı yıllarda balıklarda ve diğer canlıların vücudunda biriktiği tespit edilmiş. Kısa bir süre sonra diğer hayvanlar ve insanlar üzerinde de zehir etkisi gösterdiği anlaşılan DDT'nin kullanımı, 1970'li yıllarda Amerika ve Avrupa'nın birçok ülkesinde yasaklanmış.
Bu yıllardan sonra, özellikle suda çözünebilen kimyasal zehirler hakkında yapılan araştırmalar, pestisit ve insektistlerin suya karışarak önce yeraltı sularına sızdığını ve buradan da denizlere ulaşarak deniz canlılarına geçtiğini gösterdi. Bunun dışında, bu zehirlerin toprak canlılarını ve bu canlılarla beslenen diğer kara hayvanlarıyla kuşları da zehirlediği ortaya çıktı.
Tüm bu sonuçlar ışığında, dünya genelinde kimyasal böcek öldürücülerin üretimi yavaşlatılarak atalarımızın kullandığı bitkisel böcek öldürücülere doğru bir dönüş yaşandı. 'Günümüzde böcek öldürücü olarak kullanılan bitki sayısı, dünya genelinde yaklaşık 2000 kadar. Ancak bunların hemen hepsi aynı derecede etkili değil. Bugün organik tarımda kullanılan bitkisel böcek öldürücülerin başındaysa bizim çok yakından tanıdığımız bitkiler geliyor. Tütün, sarımsak, krizantem ve acıbiber bunlardan birkaçı.
Sigaranın hammaddesi olarak tanıdığımız tütün (Nicotîana tobaccum), yeryüzünde bulunan en zehirli bitki ailesinin (Solanaceae) bir üyesi olan patlıcangillerden. Tütün bitkisi içinde bulunan ve nornikotin ve anabasin adı verilen bileşikler, insanlar ve diğer memeliler için orta düzeyde zehirliyken böcekler için öldürücü derecede zehirli. 1690 yılından beri böcek öldürücü olarak kullanılan tütün yapraklarının kullanımı 1950 yılından sonra artış gösteriyor. Tütün yapraklarından elde edilen özüt suyla karıştırılarak tarlalara püskürtülüyor. Tütünden elde edilen bu doğal zehir, böceklerin vücuduna solunum yoluyla gaz halinde girerek sinir sistemlerini felç ediyor ve böceğin ölümüne neden oluyor. Tütünden elde edilen doğal zehir özellikle emici tipte ağzı olan ve yumuşak vücutlu böceklere karşı etkili oluyor.
Papatyagiller (Asteraceae) ailesinden olan krizantem (Chrysanthemum cinerariaefolium), bilinen en eski ve en yaygın kullanım alanına sahip doğal böcek öldürücü konumunda. Çiçeklerinden elde edilen özütünde bulunan krisantemik ve pyretrik asitler, böcekler için öldürücü nitelikte. Bu bileşikler, böceklerin sinir hücrelerinin aşırı uyarılması sonucunda kaslarının kasılması ve felç olmalarına, daha sonra da hızlı bir şekilde ölmelerine neden oluyor. Krizantemden elde edilen ilacının güneşten çabuk etkilenmesi, onun geniş alanlarda kullanılmasına engel oluyor. Ancak susam ekstresiyle karıştırılarak tarlalarda da kullanılabiliyor. Daha çok kapalı alanlarda ve evlerde böcek ilacı olarak kullanılan bu tür, özellikle yaprak bitleri ve yaprak pireleri üzerinde etkili.
Sofralarımızın vazgeçilmez garnitürlerinden olan sarımsak da kuvvetli bir böcek zehiri. Zambakgiller (Liliaceae) ailesinden olan bu bitki, sahip olduğu kükürtlü bileşikler sayesinde zararlı böceklerin bitkilere yaklaşmasını önlüyor. Bu tip bileşiklere böcek kovucu adı veriliyor. Sarmısaktan elde edilen özüt böcekleri öldürmediği için, böcek öldürücülere göre daha sık kullanılması gerekiyor.
Tütün ile aynı aileden olan acıbiber (Capsicum annum) da böcekler için hem kovucu hem de öldürücü olarak kullanılabiliyor. Bibere acılığını veren bileşikler, böcek kovucu özelliğe de sahip. Yani biber özü sıkılan alanlara böcekler yaklaşmıyor. Hardal özüyle karıştırılan acıbiber özleriyse böceklerin ölümüne neden oluyor. Acıbiber bileşikleri böceklerin hücre zarını delerek, öldürücü olan hardal bileşiklerinin sinir hücrelerine girmesine ve onları etkisiz hale getirmesine yarıyor.


Cenk Durmuşkahya, BİLİM ve TEKNİK, Kasım 2006

30 Ocak 2007

Nar

Ağaç


Nar hakkında nedense bir türlü yazamadım. Çiçeklerinin güzelliği mi? Renklerinin kendilerine özgülüğü mü? Yoksa ezelden beri var olması ve bizim ve Hristiyanlık tarihinde yer alması mı? Çekirdeklerini yiyen kuşlar sayesinde geniş bir çevreye yayılmasını bilen nar pazardan aldım bir tane eve geldim bin tane bilmecesinden de anlaşılacağı gibi aslında hep bereket simgesi olmuştur. Bizim buralarda özellikle yılbaşları hala kapı eşiğinde nar kırılır. Yeni evlilerde kadın nara basar. Hep ayını amaç, bol çocuk ve bol para.

Nar Doğu Akdeniz ve Anadolu kökenli. Araplar sayesinde İspanya'ya, Granada (yani nar) kentine kadar gidip sancağına yerleşiyor.


Bei den Griechen hieß es, die Göttin Aphrodite selbst habe ihn auf Zypern gepflanzt, er war auch Attribut der Hera. Odysseus fand ihn beim König der Phäaken vor. Die Fruchtbarkeit ist mit dem Tod verbunden, wie die Eigenschaft zahlloser Muttergöttinnen als Herrin der Unterwelt oder Kriegsgöttin zeigt. So konnte die Persephone, Tochter der Erdgöttin Demeter, die Unterwelt nur mehr zeitweise verlassen, nachdem sie dort drei (oder sieben, OVID, Metamorphosen V., 533ff.) Kerne des Granatapfels gegessen hatte, ein Hinweis auf die Abläufe von Werden und Vergehen.
Eine andere Geschichte vom Ursprung des Granatapfels aus dem Kreis der orientalischen Gottheiten Dionysos und Kybele ist die von Agdistis, einem zweigeschlechtlichen Wesen.
Dionysos kastrierte Agdistis, als der gerade (weintrunken) schlief. Aus dem Blut wuchs der Granatapfel und dessen Frucht machte die Nana mit dem Attis schwanger.
In Griechenland ist es bei Hochzeiten Sitte, das Brautpaar mit getrockneten Granatäpfeln zu bewerfen. Platzt die Frucht auf und fallen die Samen heraus, so soll dieses auf reichen Kindersegen deuten.
Die Römer lernten den Granatapfel durch die Punier kennen, woher der botanische Gattungsname rührt. Plinius nahm an, diese Pflanze stamme aus Kathargo, und nannte sie Malum punicum, „Punischer Apfel” (Punier = Katharger).
Die Parsen, Anhänger des iranischen Religionsstifters Zarathustra, fertigen aus den Zweigen des Granatapfelbaums heilige Besen. Auch bei Geburt und Tod hat die Frucht ihre Bedeutung. Dem Neugeborenen wird ein Faden gegeben, der sie Zeit ihres Lebens begleitet und bei der Übergabe dessen werden Kerne des Granatapfels geworfen. Beschließt der Parse sein Leben, träufelt man dem Sterbenden Granatapfelsaft in den Mund (GANDHI, 125)
Die iranische Aredivi Sura Anahita, Göttin von Wasser und Fruchtbarkeit, wird mit einer Granatapfelblüte vor ihren Brüsten dargestellt.
Ab dem christlichen Mittelalter wurde der Granatapfel zum Symbol der Maria und als Reichsapfel zum Symbol der Herrschertugend. Albrecht Dürer stellt Kaiser Maximilian I. mit einem angeschnittenem Granatapfel in der linken Hand dar. Hierin ist ein Bezug zur germanischen Vorstellungswelt erkennbar, in der nur ein fruchtbarer König seinem Lande Segen bringt (Königsheil).
Die Bibel berichtet, wie dem alterndem König David die junge Schönheit Abischag zugeführt wird, um dessen Lenden zu erhitzen (1. Könige 1-4.). Der Versuch schlägt fehl und wenig später verliert David den Thron.
Der Granatapfel gilt als Aphrodisiakum und ist daher Bestandteil vieler Liebestränke.
Der Stein Granat verdankt seiner Ähnlichkeit mit der Blüte des Granatapfels seinen Namen.


Nar suyu girmeyen eve doktor girer

Kalbi koruyan, damar tıkanıklığını önleyen nar, kansere karşı da etkili
AYŞEGÜL AYDOĞAN

Florida'da, 6-9 Mart tarihleri arasında yapılan Amerikan Kardiyoloji Koleji toplantısına katılan, Columbia Üniversitesi New York Presbyterian Hastanesi kardiyologlarından Doç. Dr. Özgen Doğan, yapılan son araştırmaların, nar suyunun damar tıkanıklığını önleyici özelliğini ortaya çıkardığını belirtti.
Nar suyunu tablet haline getirme çalışmalarının gündemde olduğunu vurgulayan Doğan, şu bilgileri verdi: "Hayvan deneylerinde, nar suyuyla beslenme sonrasında damar plakları ve tıkanıklıkları yüzde 44 geriledi. İnsanlar üzerinde yapılan bir araştırma ise 2 hafta boyunca günde 50 ml nar suyunun, tansiyonu artıran enzimi yüzde 36 düşürdüğünü gösterdi. Bu sayede tansiyon yüzde 5 düşürüldü."

10 bardak yeşil çay yerine geçiyor

Narda, kansere karşı koruyucu antioksidanlar bulunuyor. Nar suyundaki antioksidan miktarı, kırmızı şarap, yeşil çay, kızılcık ve portakal suyuna göre 3 kat daha fazla.
1 bardak nar suyu, 2 kadeh kırmızı şarap, 10 bardak yeşil çay ve 4 bardak kızılcık suyu ile aynı seviyede antioksidan madde içeriyor. Narda ayrıca C vitamini, demir ve potasyum var.

NAR

Nargiller familyasından; Akdeniz bölgesinden Japonya'ya kadar yabani olarak yetişen canlı kırmızı çiçekli, dört köşe dallı, hafifçe dikenli bir ağaççıktır. Yaprak kenarı ve sapı kırmızımtraktır. Çiçekleri parlak kırmızıdır. Meyvesi portakal büyüklüğünde, esmer kırmızı renkli, çok tohumludur. Yenen kısmı, tohumlarının etli ve bol usareli kısmıdır. Ağacın gövde, kök ve dal kabukları; nişasta, mannit, reçineli maddeler, asitler, tanen, punicin ve olkoloidler taşır. Nar kabuğundan yapılan ilaçlar tenya düşürmek için kullanılır.
Nar, şifalı bitkiler literatüründe yer alır. Genellikle besleyici ve tedavi edici ilaç ve panzehir olarak ağız yoluyla çeşitli karışımlarla birlikte yenilir ve içilir, haricen de merhem olarak kullanır. Onun sadece meyvesi değil, çiçeği, çekirdekleri, suyu ve kabukları da çeşitli karışımlar halinde tıbbi olarak kullanılır. Narın vücudu ve kalbi kuvvetlendirme, ishali kesme, şerit düşürme, burun poliplerine faydalı olma gibi yararları bulunmaktadır. Ancak içerdiği bazı kimyevi maddeler yüzünden mide ve bağırsak hastalığı olanların, küçük çocukların ve hamilelerin fazla kullanmamaları tavsiye edilir.
Tatlı nar midede çabuk çözüldüğü için hazmı kolaydır. Ancak zaman zaman midede şişkinlik ve gaz meydana getirdiği için ateşli hastalığı olanlara iyi gelmeyeceği belirtilmiştir. Ayrıca tatlı nar mideyi kuvvetlendirir, boğaza ve akciğerlere faydalıdır, öksürüğe iyi gelir. Ekşi nar ise mide yanmalarına karşı faydalıdır, diğer narlardan daha fazla idrar söktürür, ishali ve kusmayı keser, karaciğer hararetini söndürür, kabızlığı giderir, kalp ve mide ağzındaki ağrılara iyi gelir.
Suyu zarıyla birlikte çıkarılıp bal ile merhem kıvamına gelinceye kadar pişirilip diş etlerine sürüldüğünde diş eti tahrişine iyi gelir. Dolama / tırnak iltihabı ve cerahatli yaraların tedavisinde nar çekirdeğinin balla birlikte karıştırılarak merhem halinde tatbik edilmesi tavsiye edilir. Nar çiçeği de yaralar için kullanılır. 29 Eylül 2006 / Cuma

*********
Kutsal kitaplarda adı sıkça anılan ve sonbahar mevsiminde sevilerek yenilen nar meyvesini veren Nar ağacı, Nargiller'in örnek bitkisidir. Çeşitli kaynaklarda narın anayurdunun, Anadolu'yu da içermek üzere Batı Asya'nın çeşitli ülkeleri olduğu belirtilmektedir.
Çekirdeklerinin kuşların dışkısıyla taşınmasıyla günümüzde pek çok ülkede, ülkemizde ise başta Ege ve Akdeniz bölgeleri olmak üzere iklimi uygun birçok yörede nar ağacı yetiştirilmektedir. Ekonomik ömrü 30-50 yıl olan ve 4-5 m'ye kadar boylanabilen nar ağacının, 100 yıl kadar yaşayabilen güçlü bir kök sistemi vardır.
Bitkinin ince, eğri ve toprak düzeyinden başlayarak birçok sürgün vererek dallanan gövdesi, âdeta bir çalı görünümünde olur. Üst yüzeyi yeşil ya da koyu yeşil renkli yaprakları ince, uzun ve mızrak biçimli olarak dallarda karşılıklı dizilidir. Nisan-mayıs aylarında açmaya başlayan özel nar kırmızısı ve ender olarak sarı ve beyaz renkli çiçekleri, sürgünlerin uçlarında 1-5 adet olarak bulunur. 50-70 gün kadar çiçekli kalan ve bir süs bitkisi gibi güzel olan nar ağacının meyvesinin gelişme dönemi 120-160 gündür.
Sonbaharda olgunlaşan nar, üstten basık küre biçiminde ve iri portakal büyüklüğünde olup 1-5 mm. kalınlığında sarı, yeşil-sarı ya da kırmızı renkli derimsi yapılı bir kabukla kaplıdır. Bu kabuğun altında, her meyvede ortalama 1.000 adet olan ve yenilen nar taneleri bulunur.
Taneler, kabuğun içe doğru uzantısıyla oluşan odacıklarda yer alır. içlerinde, meyvenin tohumu olan çekirdekleri vardır. Olgunlaşan narlar tatlı, mayhoş ya da ekşi tatta olup tazeyken yenilir ya da sıkılıp suyu çıkarılarak, meyve suyu, şurubu ve şerbeti yapılarak tüketilir.

BESİN DEĞERLERİ

100 gr. taze narın içerdiği önemli besin değerleri şunlardır: 63 kalori; 0,5 gr. protein; 16 gr. karbonhidrat; 0 kolesterol; 0,3 gr. yağ; çekirdekleriyle birlikte yenilirse yüksek oranda lif; 8 mgr. fosfor; 3 mgr. kalsiyum; 0,3 mgr. demir; 3 mgr. sodyum; 259 mgr. potasyum; eser miktarda A vitamini; 0,03 mgr. B1 vitamini; 0,03 mgr. B2 vitamini; 0.3 mgr. B3 vitamini ve 4 mgr. C vitamini.

SAĞLIĞIMIZA YARARLARI

Yukarıdaki değerlerin incelenmesinden görüleceği gibi nar, özellikle potasyum ve karbonhidrat yönünden değerli bir besindir. Bunun yanı sıra narın, sağlığımıza yararlı şu etkileri de vardır:

o Nar meyvesinin kabuklan, doku büzücü etkisiyle peklik vericidir: Bunun için nar kabukları iyice kıyılıp bunlardan 2-3 tatlı kaşığı alınarak üzerine bir bardak kaynar su dökülür. 10-15 dakika kadar demlendirilerek bir infüzyon elde edilir. Bu infüzyondan günde iki kez, sabah ve akşamları birer bardak içilir.

o Yukarıda tanımı verilen infüzyonun aynı dozda içilmesi, bedende tenya düşürücü etki de yapar.

o Nar kabuklan, aynı etkilen nedeniyle şiddetli diyare ve dizanteriye karşı da kullanılır: Bu etkiyi sağlamak için narın taze ya da güneşsiz, havadar bir yerde kurutulmuş kabuklarından 2-3 tatlı kaşığı alınıp bir bardak suyun içinde kaynama noktasına kadar ısıtılır. Daha sonra kısık ateşte ısıtma 10-15 dakika daha sürdürülüp bir dekoksiyon elde edilir. Bu dekoksiyondan günde iki kez, sabah ve akşamları birer bardak içilir.

o Kurutulmuş ve öğütülmüş nar kabukları, yine aynı etkisi nedeniyle yaralara serpilerek kanı kesici olarak kullanılır.

o Olgun nar tanesinin sıkılıp suyunun içilmesi ya da nar taneciklerinin bolca yenilmesi idrar söktürücü, sindirimi kolaylaştırıcı ve tonik (bedeni güçlendirici) etkiler yapar.

AĞACININ ÜRETİLMESİ
Nar ağaçları tohumuyla, obur dallarından alınan çelikleriyle, daldırılmasıyla, dip sürgünleriyle ya da aşılanma yoluyla çoğaltılır. Bizim için en doğrusu, inanılır profesyonel üreticiden türü belli ve sağlıklı fidanları alıp bahçemize dikmek olacaktır.

AĞACININ YETİŞTİRİLMESİ

İklim isteği: Nar ağacı için, uzun süren sıcak ve kurak yaz mevsimi ile ılık ve yağışlı kış mevsimi geçiren bölgeler uygundur. -10 dereceye kadar düşen sıcaklığa dayanabilen nar ağacı, -20 derece sıcaklıkta bütünüyle ölür. Yazın yağan yağmurlar, meyve kalitesinin bozulmasına neden olur, kurak geçen yazlar, iyi ürün alınmasını sağlar. Ancak, nar ağacı, kesenkes bol güneş gören yerleri yeğler.

Toprak isteği: Nar ağacı toprak yönünden seçici değildir. Silisli, çakıllı, kumlu, kireçli, killi ve hatta ağır killi, asitli ya da alkali topraklarda yetişebilen nar ağacı, tuzluluğa da orta derecede dayanıklıdır.

Sulama: Nar ağacı, yıllık ortalama 50 mm'lik yağışı yeterli bulmakla birlikte uzun süren kuraklık dönemlerine de dayanabilir. Ama, böyle durumlarda meyve veriminde ve kalitesinde çok düşme görülür. Genel olarak ağacın odun gözlerinin sürüm dönemi olan şubat-mart aylarından eylül-ekim aylarına kadar, ağacın toprağının nemli tutulmasına önem verilmelidir. Ancak meyvelerin olgunlaşmasından 10-15 gün kadar önce sulama kesilmezse kabuklarında çatlamalar görülür ve ürünün değeri düşer.

Gübreleme: Nar ağaçlarına, ilkbahar ve sonbaharda, bütün kök bölgesini kaplayacak ve toprakla karıştırılacak şekilde çok iyi yanmış çiftlik gübresi verilir. Ağaçların altına bakla ekilmesi ve ürün alındıktan sonra tüm bitkinin, kökleriyle birlikte toprağa gömülmesi de yeşil gübre ve azot desteği olarak ağaca yarar sağlar. Ayrıca nar ağaçlarının altına fosfor ve azotça zengin kompoze fenni gübreler de serpilir.

Budama: Tüm meyve ağaçlarına olduğu gibi nar ağaçlarına da şekil, ürün ve gençleştirme budaması olarak üç tür budama uygulanır. Bu işlerin, ağacı iyi tanıyan kişiler tarafından yapılmasında yarar vardır.

Hasat (Derim): Nar meyveleri, çeşidine özgü iriliğe ulaştığı, kabuğun zemin rengi yeşilden sarıya döndüğü ya da kırmızı narlar tam kırmızı rengini aldığı zaman ve meyve üzerindeki erkek organ ipçikleri kuruduğu dönemden başlayarak hasat edilir.
Hasat işlemi keskin bir bıçakla, meyvenin kabuğu çizilmeden ve örselenmeden, özellikle meyve yere düşürülmeden yapılır. Ağaçtaki meyvenin olgunlaşması farklı zamanda gerçekleşebileceğinden, hasat işlemi 2-3 seferde bitirilir. Olgunlaşmış narların kabuğu, ilk yağıştan sonra çatlar ve meyve pazarlama değerini yitirir. Bu nedenle yağışlardan önce hasat yapılıp bitirilmelidir. Meyveler makasla, üzerlerinde 1-2 mm. uzunlukta sapı bırakılacak şekilde kesilmeli, hasat yapılırken sapla birlikte kesinlikle meyvenin kabuğu sıyrılıp kabartılmamalıdır.

Hastalık ve zararlılarıyla mücadele: Nar ağaçlarına dadanan hastalık ve zararlılarla, tarımsal kurumlara başvurularak edinilen bilgi ve ilaçlarla düzenli ve eksiksiz mücadele yapılmalıdır. Hele ürün toplama zamanı tatlı narlara dadanan sıçanla mücadele hiç aksatılmamalıdır.
http://www.bilgilik.com/makale/saglik/besinler_ve_ozellikleri/nar_odev.html

20 Ocak 2007

Kadife Çiçeği _ Tagetes


Kadife çiçeği benim hastalıklarımdan biri. Mart sonu geldi mi fidelerini almaya başlarım, taa Mayıs sonuna kadar durmadan alır, her yere ekerim. Çiçekleri yaz geçip soğuklar başlayana kadar durmadan açar. Bahçeye sarı, turuncu, sarı-kırmızı renkleriyle ayrı bir neşe katmaları bir yana en doğal bitki ilacı olmaları da onları bahçenin vazgeçilmez unsurlarından biri kılıyor.
Kadife çiçekleri ne demek olduklarını bilmemekle beraber okuduklarıma göre oldukça önemli sayılan Nematod zararlısını yok ediyor, fareleri bulundukları yere yaklaştırmıyor, lahana kurtlarının gelişimini engelliyor, ayrıca virüslere ve beyaz sineklere karşı da oldukça etkili. Nematudlar kadife çiçeklerine nüfüz etti mi bu çiçek bitkisel enzimler ve hormonlar aracılığıyla ölümcül bir oksijen biçimi geliştiriyor. Bu, özellikle bazı kurtçukların da sonunu hazırlıyor.
Fasulye, salatalık, patates, lahana, havuç, nergis, maydanoz, pırasa ve domates sıraları arasına mutlaka kadife çiçeği sıraları yapılmalı. Güllerin yanına ekilen kadife çiçekleri güllerin daha iyi gelişmesini sağlıyor. Hastalıklı elma ağaçları ise altlarına ekilen kadife ç içekleri sayesinde yeniden sağlıklarına kavuşuyorlar. Bir tek biber fidelerine iyi gelmedikleri söyleniyor.
Yani benim kadife çiçeği hastalığım nedensiz değil. Yalnız benim düştüğüm hataya düşmeyip sebzeler arasına yalnızca fazla uzamayan fidelerden ekmek gerekiyor. Kadife çiçekleri öyle gelişiyor ki kendilerinden başka her türlü bitkiyi kolaylıkla gölgeleyebiliyor.
Sümüklü böcekler, salyangozlar kadife çiçeğini yemeğe bayıldıklarından, yemememeleri gereken bitkiye, örneğin çileklere ulaşmalarını engelleyecek harika bir bariyer de oluşturabiliyorlar.
Bazı kuşlar da kadife çiçeklerinin çiçeklerini yemeye bayılıyor. Bir kuşun 1-2 saat içinde 3m genişliğindeki bir sıranın çiçeklerinin hepsini yerlere saça döke yediğine bizzat tanık oldum.
Asteraceae ailesinden olan kadife çiçeklerinin anavatanı Meksika. Bir yerde bayraklarında yer alan çiçek olduğunu da okumuştum ama o yazıyı bir daha bulamıyorum, yani aklımda doğru mu kalmış, bilmiyorum. Ama Azteklerden bu yana kutsal sayılıyor. Kötü ruhlardan korunmak, onları kovalamak için birebir.
Çiçek bilimsel adını bir arıktan doğan Etrüsk yarı tanrısı Tages'den almış. Bitkinin tarla ürünleri için önem ini daha iyi ne kanıtlayabilir?

Tagetes patula, Wildform


.


14 Ocak 2007

Günebakan

Bahçe çiçeği
Her yıl hiç bıkmadan bahçenin çeşitli yerlerine ayçiçeği çekirdekleri eker, heyecanla onların büyümelerini beklerim. Bir de dik durabilseler... Kalın gövdelerine rağmen kafalarının büyüklüğü yerçekiminin gücüne karşı koyamaz, tüm gövde neredeyse toprağa paralel hale gelir. İplerle bağlamak da pek fayda sağlamaz. Gene de kuşlar ve arılar her ayçiçeğini sevgiyle yer bitirir. Benim derdim ekmek çünkü, yemek değil.


Ayçiçeği, Sonnenblume, Helianthus annus
Gündöndü
Günebakan
Şemşamer

Familyası: Bileşikgillerden, Korbblütengewaechse, Asteraceae


Ayçiçeği Halianthusgillerden olup bu gruba 70 bitki dahildir; bir yıllık gündoğdu olduğu gibi çok yıllık olanları da vardır. Eskiden Amarikalı Kızılderililer tarafından çeşitli rahatsızlıklara karşı kullanılmıştır. İspanyollar tarafından 1569 yılında Avrupa'ya getirilen bitki kısa zamanda Doğu Türkistan'a kadar oldukça geniş bir alana yayılmıştır.
Ayçiçeğinin taç yaprakları ateş düşürücü olarak ve gribe karşı kulanılmıştır. Ayçiçek tohumundan elde edilen yağ salata ve yemeklere katılır, ayrıca masaj yağı yapımında kullanılır. Bitkiye günebakan denmesinin sebebi, bitkinin kafasını güneşin yönüne doğru döndürmesidir. Helianthus sözcüğü, helios, yani güneş ve anthos, yani çiçek, yani güneşçiçeği anlamına gelir, annus kelimesi ise bir yıllık anlamına gelir.
Botanik: Bir yıllık bir bitki olan Ayçiçeği 1-3 metre boyunda dikine yükselen bir bitki olup nadiren çatallaşır. Yaprakları alttan üstte doğru yükseldikce büyür. Uzun bir sap üzerinde kalp veya üçgen şeklindeki yapraklar, koyu yeşil renkli kenarları kertiklidir ve ortada bir anadamar bulunur. Çiçekleri 10-40 cm genişliğinde tepsi şeklinde geniş bir kafa olup kenarların 1-3 sıra dizilmiş dil şeklinde 30-70 adet 5-10 cm uzunluğunda altın sarısı renkli ve ortada boru şeklinde çiçek yaprakları vardır. Burumsu çiçekler sarımsı esmer renkte ve de oldukça çoktur.
Yetiştirilmei: Ayçiçeğinin yetiştirilmesi oldukca kolay olup Nisanda ayçiçek tohumları (çekirdekleri) tarla veya bahçelere ekilir.
Hasat zamanı: Çiçekleri (taç yaprakları ) çiçek açmaya başladığı andan itibaren toplanır ve kurutulduktan sonra özel kaplarda muhafaza edilir. Ayçiçek çekirdeklerinin toplanması olğunlaşan kafalar Eylülden Ekime kadar toplanır döğülerek çekirdekleri çıkarılır ve kurutulur vede çekirdek kabuklarının soyulup tohumlarından yağ eldeetmek için fabrikalara gönderilir.
Araştırmalar: Ayçiçeğinin kökü ve yağı ile çeşitli araştırmalar yapılmıştır ve bu araştırmalardan bazıları:

1-) Çernobil'deki atom santralinde 1986 yılında meydana gelen kaza, Türkiye'den Almanya'ya kadar çok geniş bir alanda Uranyum zehirlenmesine sebep olmuştur. Bu zehirlenmenin ortaya çıkardığı radioaktif maddeleri, yan Stransiyum (Strantium) ve Sesyumu (Cassium) topraktan ve sudan arıtmak için Çernobil civarındaki göletlere Ayçiçeği ekilmiştir. Yapılan bu araştırmalarda daha önce 200 mikrogram/litre radioaktif madde içeren sularda bu oran 20 mikrogram/litre’ye düşmüştür. Böylece Ayçiçeği kökünün radioaktif maddeyi topladığı ve çevreyi arıttığı tesbitedilmiştir. (ZP.2.98.66 ve NH.4.97.198)
2-) Yağ tedavisi: Dr. F. Krah Ayçiçek yağından 2 kahve kaşığını ağza alarak 10 dakika gargarası yapılır ve buna günde 3-5 defa 4-6 hafta süreyle devam edilirse birçok hastalığa karşı iyi geleceği iddia etmiştir. Fakat bu iddiaların herhangi bir üniversite kliniğinde tedavi denemesi yapılmamıştır. Ben denediğimde yağın renginin değiştiğini gördüm. (NH.8.96.488)
Geniş bilgi için www.alternatif-tip.net'a bak


Güneş Tanrısı Helios Efsanesi

Antik Yunan'da her doğa olayı, hatta güneş ve ay da tanrılaştırılmıştı. Güneş tanrısının adı Helios'tu. Helios da, tıpkı diğer tanrılar gibi zaman zaman gök katından yeryüzüne iner, sevgili çiçeklerini yoklarmış. Bu yolculuklarından birinde güzel bir çoban kızına rastlamış. Kız, kırların ortasında bir taşa oturmuş , kendine çiçeklerden bir taç örüyormuş. Helios bir süre kendini göstermeden kızın hünerli ellerini seyredalmış. Kıza gelince, elindeki tacı bitirip tam kafasına yerleştirecekmiş ki yakışıklı bir delikanlı kılığına girmiş güneş tanrısının farkına varmış. O an birbirlerinden hoşlanmışlar. Birbirlerini görmeden gün geçirmez olmuşlar.
Bu buluşmalar gözü güneş tanrısında olan bulutlar tanrıçasının hiç hoşuna gitmiyormuş. Birkaç kez Helios'tan bu buluşmalara son vermesini rica etmiş ama faydasız. Bakmış iş çığrından çıkacak, etekleriyle dünyayı gözlerden gizlemiş, bulutlar yüzünden Helios dünya yüzüne inemez olmuş. Kısa zamanda çoban kızı da unutmuş gitmiş.
Çoban kıza gelince, günler günleri, aylar yılları kovalamış, kız o delikanlıyı bir türlü unutamamış.
Günlerden bir gün gene taşa oturmuş, gökyüzüne bakarken bulut tanrıçası yanında belirmiş. Tanrıça çok öfkeliymiş. 'Seni aptal ölümlü yaratık, sen kim oluyorsun da özlemle güneşe bakıp duruyorsun. Sen ona layık değilsin. O da zaten seni çoktan unuttu gitti' demiş. Bunu duyan kızın dünyası başına yıkılmış, üzüntüden kalbi çat demiş çatlamış. Ama ölürken bile gözlerini gökyüzünden alamamış. Tanrıların babası Zeus çoban kızın bu derin aşkından çok etkilenmiş. Bu yüzden kızı tıpkı güneşe benzeyen bir çiçeğe dönüştürmüş.
Çiçek bugün bile bakışlarını hiç güneşten ayıramaz. Kafasıyla onun hareketini izler durur.

13 Ocak 2007

Yıldız Çiçeği _ Dalya



Yıldız çiçeği adı altında eve saksı içinde aldığım bir adet bitkiyi ne olacak bakalım diyerek toprağa ektim ve ertesi sene karşıma çıkan bir öbek yıldız çiçeği beni bu türün adeta hastası yaptı. Her renkten, her boydan toplamaya çalışıyorum. Bol su dışında hiçbir özel isteği yok, bir de güneş tabii.



Anavatanı Güney Amerika olan yıldız çiçeğinin yumruları 1814'de Avrupa'ya ilk gönderildiği zaman sebze olarak yenmişti. Ekilen yumrular gelişip muhteşem çiçekler açtığında ise işin rengi birden değişti. Üstelik bu bitki aşılanmaya ve Anavatanı Güney Amerika olan yıldız çiçeğinin yumruları 1814'de Avrupa'ya ilk gönderildiği melezlemeye çok elverişliydi. Çeşitleri birden arttı. Yıldız çiçeği için Avrupa'da meşhur "lale çılgınlığı"nı andıran bir dönem yaşandı. Nadir soğanlar ağırlığınca altına satıldı.
Zamanımızda yıldız çiçeği binlerce çeşidiyle hala popülaritesini koruyor. Boyutu düğme iriliğinden servis tabağı
büyüklüğüne kadar değişen çiçek çeşitlerinin neredeyse her rengi var. Çiçek biçimleri de farklı. Pompon, kaktüs, dekoratif ve yalınkat bunlardan bazılarına verilen isimler. Ayrıca ebruli, benekli ve kırçıllı olanları da mevcut.
Bitkisinin yüksekliği cinsine göre bir karıştan iki metreye kadar değişir
. Kısa boylular saksı veya çiçekliklere yahut bahçede çiçek öbeklerinin ön kısımlarına ekilir. Orta boylu olanları büyük saksılarda yetiştirilebilir. Ancak uzun boylu ve iri çiçekli yıldızlar yalnızca bahçeye dikilmelidir.
Yıldızlar bol güneş, iyi gübrelenmiş toprak ve bol su isterler. Yumruları dikmeden altı hafta evvel yeri iyi yanmış gübreyle beraber bir bel derinliğinde kazılır. Mayıs içinde kürekle 15 cm derinliğinde bir çukur açılır. Açılan çukura 3-4 yumru dikkatlice yerleştirilir. İyi toprakla üzeri örtülür.Yumrular 7-8 cm derinlikte olmalıdır. Toprak parmaklarla bastırılıp sıkıştırılır. Filizler görününceye kadar fazla su istemez.
Boylu yıldızlar destek ister. Destek çubuğu çukur açıldığında, yumruları
yerleştirmeden önce toprağa sağlamca çakılır. Daha sonra yumrular yerleştirilir. Kısa boylular için gerekmez.
Yıldız çelikle de yetiştirilebilir. Baharda yumrular sürünce sürgünlerden 15 cm'lik çelik keskin bir makasla alınır. İyi toprakla dolu bir saksıya ekilir.Hafif gölgede ara sıra sulanarak köklendirilir. Daha
sonra toprağıyla beraber gerçek yerine dikilir.
Eskiden yaz so
nuna doğru çiçeklenen yıldızların şimdiki çeşitleri Hazirandan başlayarak Kasım sonlarına kadar sürekli açıyor. Devamlı ve kaliteli çiçek almak için bitkiler her 15 günde bir gübre şerbeti veya suda eriyen çiçek gübresiyle beslenmelidir.
Sonbaharda bitkinin sapları kararınca yumrular çatal bel yardımıyla dikkatlice topraktan çıkarılır. Cinsine göre etiketlenir. Bir hafta kadar kuruması beklenir Daha sonra serin ve kuru bir yerde bahara kadar muhafaza edilir.

12 Ocak 2007

Jakobinia-Justicia carnea

Acelica, Adhatoda, Amphiscopia, Anisostachya, Aulojusticia, Averia, Beloperone, Calliaspidia, Calymmostachya, Chaetothylopsis, Chiloglossa, Cyphisia, Cyrtanthera, Cyrtantherella, Dianthera, Dimanisa, Drejerella, Duvernoia, Emularia, Ethesia, Glosarithys, Harnieria, Heinzelia, Hemichoriste, Heteraspidia, Ixtlania, Jacobinia, Kuestera, Libonia, Lophothecium, Lustrinia, Nicoteba, Orthotactus, Parajusticia, Petalanthera, Plagiacanthus, Plegmatolemma, Porphyrocoma, Psacadocalymma, Rhacodiscus, Rhiphidosperma, Rhyticalymma, Rodatia, Rostellaria, Rostellularia, Saglorithys, Salviacanthus, Sarotheca, Sericographis, Simonisia, Solenochasma, Stethoma, Tabascina, Thalestris, Thamnojusticia, Tyloglossa...


Bu kadar çok ve farklı isme sahib başka bir bitkiye rastlamak kolay olmasa gerek.

Justicia ismini, 18. yüzyılda yaşamış İskoç bahçıvan James Justice'den almış. Tropikal ve subtropikal iklim kuşağında yetişen ve yaklaşık 300 tür ot, çalı ve çok yıllık bitkiyi kapsayan bu bitkinin isimlerine İngilizcelerini eklemek gerekirse:
Brazilian plume, flamingo flower, Jacobinia, pine-bur begonia, pink jacobinia, pink tongues, king's crown, cardinal's guard.

Bahçelerin özellikle gölgeli bölgelerini renklendirmek için birebir. Su istiyor. Ama bir kere yerine alıştı mı rahatça unutulabilir. Ancak çok sıcak günlerde ihmali abartmamak gerekiyor. Üretmesi dallarından alınan çeliklerle ve çok kolay.

10 Ocak 2007

Ada Mercanı



RUSSELIA EQUISETIFORMIS gibi zor ve uzun bir Latince isme sahip bu bitki bahçenin vazgeçilmez süslerinden. Hele çiçeklerinin kırmızı kırmızı açtığı yaz aylarında.

Verandanın üstündeki kalın naylon tentenin gerilip bağlandığı çift kavisli demir iskeletinin, üst uzun demirine yan yana asılmış çiçekli saksı sepetleri...
İlk saksıda bir garip çiçek...
İnce uzun bir kurşunkalem kalınlığında yeşil bir gövde ve o gövdeden fışkırıp
aşağı doğru sallanmış, ipincecik tel tel yeşil saçlar... Öylesine ipincecik ve öylesine yemyeşil ki o tel tel saçlar...
Ve yemyeşil tel tel saçlarda, yarım kibrit çöpü uzunluğunda ve
kalınlığında, yüzlerce kıpkırmızı miniminicik boru biçiminde sarkık çiçek...
Aşağı doğru tel tel yeşil saçlar ve üstlerinden sarkan yüzlerce yarım kibrit çöpü uzunluğunda kıpkırmızı miniminicik borular...
Hiç böyle bir çiçek görmemiştim hayatımda... Adı botanik dünyasında "russelia" imiş, Türkçede "çeşme
çiçeği"... (Çetin Altan)
90-120 cm boyunda, kuraklığa dayanıklı, çalı formunda bir bitkidir Yeşil ve ince yaprakları, parlak kırmızı çok küçük çiçekleri vardır. Bunlar, gevşek, uzun ve sarkık püsküller halindedir. Çiçeklenme mevsimi yaz sonlarıdır Anavatanı Meksika'dır. Balçık esaslı kompost toprak, gerektiğinde sulanmak ister Sıcak güneşte gölgelenmek ister. Çelik veya ayırma metoduyla üretilir. Balkon ve teraslarda, asma sepetlerde veya don tehlikesi olmayan yerlerde bordur ve çiçek tarlalarında kullanılır.


Hakkında bulabildiklerim bunlar. Bizim buraların donlarından etkilenmiyor mu yoksa ben korunaklı bir yerde mi tutuyorum bilmiyorum ama benim üç saksım da şu güne değin soğuktan ve dondan etkilenmeden sokakta , yani bahçede gelişip duruyor, dahası bugün (11 Ocak) baktım, uçları kırmızı toplara hazırlanıyor. Yazları bence çok su istiyor. Ama belki de bu yüzden, yani fazla suladığım için az çiçek veriyor. Akrabaları arasında
Zeytin, Ligustrum, Yasemin, Leylak, Verbena, Çalı Minesi (Lantana camara), Melissa (gündüz kokan - Aloysia triphylla _ Lemon verbene); ayrıca
  • Oregon
  • Biberiye
  • Nane
  • Fesleğen
  • Lavanta
  • Ada çayı (bende iki türü var: mor yapraklı ve alaca yapraklı)
  • Kekik
var. Diğer akrabaları arasında Paulownia, Küçük acem borusu (kırmızı), Acem borusu (Campsis), Küçük acem borusu (portakal rengi) varsa da Aslan Ağzı (Antirrhinaceae) kesinlikle Ada Mercanının kankardeşi sayılmalı. Özetle tüm sıraladıklarım Lamiales üst düzenine mensup. Bir tek Aslan Ağzı tıpkı Ada Mercanı gibi Plantaginaceae' lerden.




Bu resimde pek belli olmasa da ada mercanının sarı çiçeklisi de var.

26 Aralık 2006

Billbergia

Ananasgil diye bir şey dilimizde var mı, bilemiyorum ama bu bitki ananası da kapsayan o aileden, yani Bromeliaceae; üst düzen de Poales (bu bildiğimiz Papirüs, ayrıca Japon şemsiyesi ile de bir akrabalık var demek).
Çok kolay bir bitki. Sudan ziyade nem istiyor. Zaten anavatanı da Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay, yani tropikal iklim. Tüm ananasgiller gibi bunlar da ağaçlar üzerinde yetişirlermiş, onların sularından ve gıdalarından beslenirlermiş.
Batılılar içeri çiçeği addediyor. Ben de seradan almıştım ama geçen sene bütün kışı sokakta geçirdiler, bir şey olmadı. Çiçeklendikten sonra saksıdakileri bölüp kimini doğrudan toprağa, kimini de saksılara ektim. Hepsi gelişiyor. Aşırı güneş istemedikleri gibi koyu gölgeden yana da değiller. Su vermeyi ara sıra unutmalı, zaten bitki ihmale çok tahammüllü bir bitki. Öğrendiğim kadarıyla bitkinin çiçek açması zormuş, açınca da bir daha açmazmış ama sürekli çoğaldığından bu da bir sorun değil. Yalnız bölme işlemi çiçeklenmeye bir süre sekte vuruyor. Kışı soğukta ya da sıcakta geçirmesine göre kış ya da yaz sonu çiçek açıyor.
Okuduklarımdan sonra korktum saksılardan bir tanesini içeri aldım. Garanti olsun, dışardakilere don vurursa elimde kalsın diye.


Die Familie der Ananasgewächse hat uns eine ganze Anzahl sehr guter Zimmerpflanzen geliefert. Wir sehen sie gern auf den Epiphytenbäumen, leider meist nicht oft gut gepflegt und zu dunkel aufgestellt. In ihrer Heimat leben die meisten Bromelienarten als Aufsitzer auf Bäumen. Sie halten sich selbst nur mit Wurzeln in Astgabeln fest und brauchendie Wurzeln weniger zur Nahrungsaufnahme. Sie besitzen dachziegelartig übereinander gelagerte Schuppenhaare, die sich bei Lufttrockenheit dicht zusammenziehen und einen guten Verdunstungsschutz bilden. Bei Regen schwellen die Härchen an und nehmen aus der Luft und aus der Zisterne Wasser und Nahrung auf.
Auch durch den Bau der Blüten unterscheiden sich die Bromelien von anderen Blütenpflanzen. Oft haben sie ganz unscheinbare Blütchen, dafür aber herrlich gefärbte Hochblätter (Brakteen). Manchmal ist auch das innere Nest leuchtend rot gefärbt und verbirgt im Innern die echten Blüten. Interessant sind sie alle und der Betrachtung wert. Man lernt Geduld von Ananasgewächsen. Es dauert mehrere Jahre sie heranzuziehen, erfordert Platz, und der hohe Preis ist durchaus gerechtfertigt. Langsam geht das Wachstum der Blätter voran, die eine teils hohe, teils flache Rosette bilden, um im Innern das Wasser anzusammeln. Wir giessen – ausnahmsweise – die Bromelien immer ins Herz. Langsam, ganz allmählich schiebt sich die Blütenknospe hervor, lange halten die Blüten der meisten Arten, die Hüllblätter oft monatelang. Fast alle sind einfach zu halten, sehr widerstandsfähig gegen Lufttrockenheit, durch Ableger leicht zu vermehren und bei etwas Aufnerksamkeit viele Jahre beste Zimmerkameraden. Heute brauchen wir nur Einheitserde, in der die Arten, die für uns in Betracht kommen, gut gedeihen.

Zimmerhafer
Grasartiges Blattwerk. Nach Jahren beginnt endlich die wunderbare Blütenähre, sich hinauszuschieben. Die nickende Billbergie ist ganz und gar anspruchslos. Vergisst man auf einer längeren Reise das Gewächs, so überlebt sie dank ihrer saftiggrünen Blätter. Zum Blühen braucht sie einen helleren Standort, aber keine grosse Sommersonne. Falls sie nicht blüht, so leidet sie unter Nahrungsmangel oder sie stand zu kalt. Unter 14° ist nicht anzuraten.
Jede Bromelie blüht nur einmal. Bevor sie langsam abstirbt, bildet sie sogenannte Kindel. Diese brauchen etwa 2 - 3 Jahre bis zur ersten Blüte.

03 Aralık 2006

Fırça Çalısı _ Callistemon

çalı, ağaççık


Görünümü komik, bakımı kolay, her bahçenin vazgeçilmez süslerinden biri. Eskiden her evde uzun bir tel sap üzerinde beyaz fırçalı bir alet bulunurdu. Plastik petler ortalığı kaplamadan, her eşyanın atmak bir yana binlerce kez kullanıldığı günlerde kalmış bir mutfak malzemesi. Şişeleri o fırçayla yıkamak eğlenceliydi, su orgu gibi bir ses çıkardı çünkü. Anlaşılan bu alet dünya çapında kullanılagelmiş ki bitkinin her dilde adı aynı: Fırça Çalısı. (Bir yerde adı At Kuyruğu diye geçiyor, diğer bir yerde ise Afgan Söğüdü.) Mersingiller (Myrtaceae) ailesinin bir üyesi. Güneş dışında özel bir isteği yok. Anavatanı Avustralya'da esas olarak su kenarlarında yetişmesine karşın özel bir su isteği de yok. Çok sıcak günlerde verilen suya da hayır demiyor tabii ki... Esas olarak Akdeniz ve Ege bahçelerinde boy gösteriyor.
Henüz çoğaltma denemesine girmediğim gibi budamaya da elim gitmiyor. Söyelentilere göre çiçek açtıktan sonra tam bir budama yapılmalıymış. Ama söğüt görünümünü yok etme riskini de göze almak gerekiyormuş. Bu yüzden tek yaptığım alttaki dalları hepten kesmek, ilkbaharda altına biraz keçi gübresi koymak, sonra da kırmızı fırçaların keyfini çıkartmak.
Ilıman bölgelerde soğuğa dayanabilen, her dem yeşil bir çalıdır. Yavaş buyur, ancak ilginç çiçekleriyle çok dikkat çekicidir. Seyrek dallıdır. Almaşık, uzun-mızrak şeklinde yaprakları vardır. Silindirik başak şeklinde çok sayıdaki çiçeklerin en büyük özelliği fırça şeklinde uzanan stamen'lerdir (erkek organ). Küresel, odunsu meyveler yapışkan oldukları için dallara yapışıp uzun seneler dallarda kalabilir. Ilıman iklime sahip bölgelerde ev bahçelerinde ya da sahil kesimlerinde kullanılabilir. Bitki boyu 3-4 metredir. Vatanı Güneybatı Avustralya'dır. Mümkün olduğunca güneşli ve korunaklı alanlarda yetiştirilmelidir. Ilıman iklim sever. Dona çok dayanıklı değildir. İyi havalandırılmış asitli veya kalkerli ve çok zengin olmayan toprakları sever. Saksı içinde fundalık toprağı ile parçalanıp elenmiş, ağaç kabuğu veya orman üst toprağı karışımında yetiştirilebilir. Açelya'lar gibi bakımlı ve düzenli sulanmalıdır. Üretimi, ilkbaharda soğuk seralarda tohum ekimi ile olur. Daha sonra fideler aralanıp saksılara alınır. Geç ilkbaharda soğuk seralarda kum içinde köklendirilecek yan-odunsu çeliklerde üretilebilir. (Bulabildiğim tek Türkçe kaynak.)

24 Kasım 2006

Guava _ Psidium

bodur ağaç
Guavaların resimlerini üzerlerinde meyveleri varken çekmeyi akıl edemediğimden resimler çok yeşil gözüküyor. Meyveler mayhoş, çok çekirdekli, çok sulu ama çok da lezzetli, renkleri de olgunlaşınca kırmızı.
Çalı olarak da küçük bir ağaççık olarak da büyütmek mümkün. Bahçedeki guavalar (muhtemelen psidium cattleianum, yani çilek guavası) küçük yapraklı. Biraz küçük yapraklı kauçuk ağacını andırıyor. Soğuğa da dayanıklı. Soğuğa derken Ege bölgesinin donlarına dayanıklı demek istedim.
Mersingiller ailesine mensup olan guavaların üst ailesi Myrtales.
Açıkça itiraf etmek gerekirse guava ağacını bahçeye dikme nedenim, değişik bir bitkiye sahip olma arzusuydu. Ne neye benzediğini ne tadını biliyordum. Bugün bahçenin en sevilen ağacı. Hızla genç bir fidandan küçük bir ağaç olma yolunda ilerliyor. Diktiğimiz senenin ertesinde meyve vermeye başladı. Hem de kendisine fazla ihtimam göstermememize rağmen. Kısa süreli donlardan bile etkilenmeden, diğer meyve ağaçları gibi yok sinek yok mantar gibi herhangi bir hastalıkla boğuşmadan mutlu mesut yaşıyor. Tabii bu yıl yapmayı düşündüğüm radikal budamanın ardından neler hissedecek onu bilemiyorum. Suların giderek azaldığı günümüzde bahçeler için önemi daha da artıyor çünkü aşırı su ihtıyacı da yok.
Meyvenin tadı biraz mersini andırıyor. Ama görünüşünden hiç umulmayacak derecede faydalar da içeriyormuş. Her şeyden önce C vitamini bakımından çok zengin.

100 g meyvede:
Kalori : 36-50
Proteyin: 0.9-1.0 g
Yağ: 0.1-0.5 g
Karbonhidrat: 9.5-10 g
Kalsiyum: 9.1-17 mg
Fosfor: 17.8-30 mg
Demis: 0.30-0.70 mg
Vitamin A: 200-400 I.U
Vitamin C (türüne göre): 37-400 mg
Thiamin 0.046 mg
Riboflavin 0.03-0.04 mg
Niacin 0.6-1.068 mg

varmış.

Guava (Psidium guajava), anavatanı Güney Amerika ve Batı Hindistan olan bu meyve, boyu 7 metreyi geçmeyen, geniş taçlı, bodur bir ağaçtır. Konik şekilde aşağı doğru genişleyen gövdesinin kabuğu parlak ve incedir. Kabuğunun rengi, kırmızıya bakan tatlı bir yeşil renkte olup genç dallarının kesiti dört köşedir. Yaprakları gövde üstünde karşı karşıya dizili, kenarları düz ve ovaldir. Altları açık renkte, üzerinde ise düzensiz biçimde dağılmış şeffaf gözenekler vardır. Çiçekleri güzel kokulu, açık pem be renktedir; yaprakların gövdeyle birleştikleri noktalardan yayılır. Meyveleri altın sarısı renginde, armut şeklinde ve ortalama bir limon iriliğinde olup içinde çok çekirdek vardır. Guava'nın meyve ağırlığı 60-65 gram arasında değişir; bunun ortalama % 85'i meyve eti, kalanı ise çekirdekten oluşur. Meyve etinin rengi beyaz, hafif pembeya da yeşil gibidir. Aynı zamanda çok güzel ve keskin kokuludur. Bu nedenle birçok ağaç arasından guavayı seçmek çok kolaydır. Çekirdekleri meyve etinin ortasında gömülü ve serttir. Guava ağacı 700 m. yüksekliğin üstündeki yaylaların ve dağ yamaçlarının killi kumlu topraklarını sever ise de ağır killi, bilhassa volkanik topraklarda da iyi yetiştiği görülür. Guava da tıpkı Avokado gibi yetişmesi yalnız tropik iklimlere bağlı bir bitki değildir.
Üretilmesi hem tohumdan hem de kök filizlerinden yapılabilir. Tohumdan üretildiği takdirde uzun zaman kuvvetli çimlenmelerini koruyan çekirdekler 20’şer metre a ralıklarla yastıklara dikilir ve bunlardan yetişen fidanlar, 2-3 çift yapraklı olduktan sonra 7,5 X 7,5 m aralıklarla asıl yerlerine şaşırtılır. Çelik olarak ince dalları kullanılabilirse de daha kolay ve çabuk yetişmesi bakımından daima kök filizleri tercih edilmektedir. Bahçelerde meyvelerin kolaylıkla toplanabilmesi için ağaçlar bodur kalacak şekilde budanır. Guava çabuk yetişen bir bitki olduğundan dikildikten 2-3 sene sonra meyve vermeğe başlar ve meyveler çiçek açtıktan ortalama üç ay sonra tamamen olgunlaşır. Meyvelerin kokularını muhafaza etmek için toplama işi sabahları erken yapılır. Bir ağacın ilk senelerde verdiği meyve 6-8 kg kadar ise de bu ürün ağaçlar yaşlandıkça aşamalı olarak 20-25 kiloya kadar yükselebilir.
Meyveler taze olarak ya da pişirilerek tüketildiği gibi reçel, tatlı ve turşu üretimine de yarar. Bundan başka Java'da Guava ağacının yaprakları pirinçle birlikte pişirilerek yenir. Ağaç gövdesinin kolaylıkla soyulan kabukları % 27-30 oranında tanin içerir.
Diğer önemli cinsleri şunlardır:
* Psidium australe
*
Psidium cattleianum - Strawberry Guava, Peruvian Guava.
*
Psidium cinereum
*
Psidium friedrichsthalium - Costa Rica Guava
*
Psidium galapageium - Galápagos Guava
*
Psidium guajava - Apple Guava
*
Psidium guineense - Guinea Guava
*
Psidium incanescens
*
Psidium littorale - Cattley Guava
*
Psidium montanum - Mountain Guava

20 Ekim 2006

Yalancı Karabiber _ Schinus molle


Üç yıldır bahçe yolumuzu süsleyen, gençliğine karşın iki katlı evi çoktandır kem gözlerden saklayan karabiber ağacımız (yalancı) son yağmurlara yenik düşüp boylu boyunca devrildi. Kökleri bu kadar yüzeysel mi anlayamadım. Tam da ilk kez biberlerini vermeye başlayacaktı. Bundan ders alıp hemen öteki uçtaki ağacı sağlam bir destekle koruma altına aldık. Devrilen ağacı mecburen keserken ortalığı yoğun bir karabiber kokusu sardı. Zaten ağacın en güzel taraflarından biri, yaprağını bile ellesen mis gibi bir karabiber kokusuyla karşılaşmak.
Sapindales sülalesinin mensubu olan yalancı karabiberin akrabaları arasına sumak, sakız (dolasıyla şam fıstık) ve tüm çeşitliliğiyle narenciye giriyor.

07 Eylül 2006

Begonvil _ Bougainvillea

Sarmaşık



Bodrum'da ilk kez görüp tanıştığımı sanırdım. Oysa bebekliğim onun altında geçmiş. Gene de benim ve bir sürü başka insan için gelin duvağı adı altında bembeyaz evleri süsleyen Bodrum'un bir simgesiydi. Şimdi Bodrum'a bakıyorum da simge çoktan Mehmet Sönmez işi kartpostallarda ve minik bodrum heykelciklerinde kalmış. Çok pislik yapıyor diye olsa gerek, her yerden sökülüp atılmış. Olsun, biz gene de buraların deyişiyle 11 ay için deli oluyoruz. 5 senedir yetiştirmeye çalışıyoruz. Kışlar burada biraz soğuk geçtiğinden (hatta biraz don bile yapıyor) ancak düz morları tutturmayı başardık. En dayanıklısı onlar. Her türlü rüzgardan ve soğuktan korunmuş ön kapının önündeki kırmızılar da bu yıl bayağı çiçeklendi. Ama onlar da galiba pek güneş görmediğinden bir tek Mayıs-Haziran'da çiçek açtı. Dış kapının üstünde ise gurur kaynağımız, çift renkli (çingene pembesi_beyaz) begonvilimiz var. Daha hassas olan sarı, turuncu renkli begonviller de yetiştirme inadına kapıldığımızdan bu sene onları büyük saksılara diktim. Kışları bahçenin daha korunaklı yerlerine taşır, böylece seneye onların yasını tutmak zorunda kalmam diye.
Bahçede gene normal mor renkte ama çalı olarak büyütülen, yaprakları daha küçük bir begonvil çeşidi var. Onları çimlerin etrafına diktim. Sonbaharda bol çiçeğe boğulup sonra kara kışta (buranın kara kışı tabii) tüm yapraklarını döküyor. Sonra taa ertesi yıl Mayıs, hatta Haziran ayına kadar gözlerimiz onların üstünde, heyecanla yaprak vermesini bekliyoruz. Mevcut dallar üstünde yeniden yapraklanmasını bir türlü sağlayamadık. Her seferinde topraktan yeni sürgünler vererek baştan büyüyor. Bu yıl ne kadar çirkin gözükürlerse gözüksünler ilk yaprakların yeşereceği ana dek hiçbir şekilde hiçbir yerini budamamaya karar verdim. Seneye bugünlerde deneyin neticesini bu sayfaya bir dipnot olarak düşerim.
Bir cins begonvil daha var. Rengi kırmızıya daha yakın, yaprakları büyük ve gerçek bir çalı olarak büyüyor. Alışageldiğimiz begonvilden bambaşka bir havası var.



Aile: Nyctaginaceae
Üst aile: Caryophyllales

Telafuzu neredeyse imkansız bir aileye ve sınıfa mensup olup böcek yiyen bitkilerden ıspanağa, kaktüslerden bildiğimiz kaz ayağına bitki dünyasının en ilginç, sıradışı örnekleriyle akraba olan begonviller ne kadar az sulanırsa o kadar çok çiçek açmak gibi bir özelliğe sahip. Fazla su, yaprak ve dal bolluğuna yol açıyor.

İnternetten indirdiğim iki resimden de belli olduğu gibi begonviller bonsai yapmaya çok elverişli.



Benimki, umarım bir gün bu çelimsizlikten kurtulup göz dolduran bir hale gelir. Henüz 5 yıllık. Her yıl yeni bir şekle sokuyor kendini. Bu yıl nedense çiçek açmaya hiç yanaşmıyor.